Genel ve Zorunlu Bir Ön Açıklama

Dil, genel tarifinde kabul gördüğü gibi, sadece bir "iletişim aracı" değildir. Öyle olsaydı sadece, her kesin konuşabildiği bir dil zaten vardır ve üzerinde bu kadar "kıyamet "kopmazdı. Dil, bir halkın edebiyatı, kimliği, tarihi, sanatı, müziği ve bir bütün olarak değerlerinin adresidir. Dil bir halkın gerçekliği, kendisidir. Dilin olmadığı bir halk, millet olmadığı gibi, bir halkın, milletin olmadığı bir dil de yoktur.

Şimdi bu sorumu sorabilirim: Bir halkın dili biterse, bitirilirse, o halkın, milletin neyi kalır?

Yukarıda saydıklarımızdan hangisi kalır? Hemen söylemeliyim ki, hiç bir şeyi kalmaz. Öyleyse dil, maneviyatı da içeriyor. ’Bir halk yok edilmek isteniliyorsa, onun diline saldırma, yok etme gerekliliğiyle’ koca bir karanlık tarihe, insanlık az şahit olmadı. Bilinir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında, bizim coğrafyamıza yöneldikleri ilk alan dilimizdir. Bir halk, esas olarak iki metotla yok edilmek istenilir:

a) Fiziki imha,
b) Kültürel imha.

1920’lere kadar, ne Türkiye diye bir ülke vardı, ne de ‘Türkçe’ diye bir dil. Fakat bizim coğrafyamız ve halkımızın, tarihsel süreç içinde farklı isimlerle anılsa da, geçmişi köklü ve zengin bir uygarlığa dayandığı açık. ‘Uygarlığın doğduğu yerin Mezopotamya olduğunu bilmeyen yok. Türkiye Cumhuriyeti, bu zengin ve köklü uygarlık ve onun adresi, kimliği olan dilimize saldırmasının, yasaklamasının, yok etmek istemesinin amaç ve önemi, burada anlaşılmaktadır. Coğrafyamızda uygulanan inkâr ve yok etme planlarının, projelerinin, hilelerinin, sürgünlerin ve bütün doğa, köy, ırmak, dere, dağ, tümsek, şehir kasabaların isimlerini değiştirmekle uğraşılmasının ‘alameti’ buradadır. Bütün komplekslerinin, psikolojik üstünlüklerini sağlamak için sekseni aşkın yıldır, bütün olanaklarıyla saldırdıkları olgu, buradadır.

O halde dil, bir halkın var olma ve yok olma sorunudur. Bütün bu ‘yok etme’ projelerine, yasaklara, inkârlara karşı eğer dilimiz köken olarak zengin olmasaydı, bitmiş olabilirdi. Nitekim bu acı gerçeği dile getiren dil uzmanları, şimdiye kadar bir hayli dillerin tarihe karıştıklarını belirtiyorlar. Bu gün bu insanlık karşısındaki ayıbın sahipleri Türkiye Cumhuriyeti, kurbanları da halk olarak bizleriz. (Dil uzmanlarına göre, ez fazla üç bin orijinal kelimeden ibaret olan Türkçe’nin bu durumda bir ‘yapay dil’ olmasının garipliğini hatırlatmalıyım. Demek oluyor ki, geriye kalan on binlerce kelimelerin hep diğer dillerden alındığı ve bu durumda yüzlerce Zazaca kelimenin de Türkçe’ye geçmiş değil, ‘çalınmış’ olduğunu belirtmeliyim. Türkçe’de R harfiyle başlayan tek bir kelimenin olmadığını da düşünürsek, devletin bu yapay dilin psikolojisindeki fukara hırsıyla neden dünyada eşi görülmemiş şekilde egemen olduğu alanlarda bizim dilimize bu kadar yüklenmesi ve tahammülsüzlüğü anlaşılmaktadır)

Böyle bir durum karşısında, genel olarak aydınlarımızın, sorunun öneminin bilincinde olduğunu maalesef söyleyemeyiz. Evet, esas olarak dilimizin sorunu, dil uzmanlarımızın omuzlarındadır fakat bu durum, bizim duyarsız olmamızın sebebi olamaz. Ben bu önemliliğin bilinciyle, son yıllarda Zazaca ve Kürtce ile gücüm oranında uğraştım. Uğraştıkça, çar***ı gerçekliklerle karşılaştım. Dilimizin zenginliğini, kaybolan kelimeleri, yöreselleşmiş farklı ağızları ve solmaya yol almış bir hazineyle karşılaştım. Bunu özellikle Zazaca için söyleyebilirim. Kürtçe standardize olmuş. Zazaca’nın daha bu sorunu var.

Dil, bütün partileri, ideolojileri aşan bir sorundur. Bir toplumun insanları, hangi siyasi ve ideolojik tercihleri yapmaları onların sorunudur, fakat dil, hangi siyasi ve ideolojiden olursak olalım, hepimizin sorunudur.

Bu kısa ve önemli açıklamadan sonra, ruhumuzdan koparılmak istenen Zazaca’mızın durumu ve verilecek bazı temel, başlangıç sayılan dersler konusuna dönelim.

Kimilerinin ‘Zazaca’, kimilerinin ‘Kırmancki’, ‘Kıradaski’, ‘Dımılki’, ‘Zonê ma’ dedikleri dilimizin isim kavramlarını tartışmak, derslerimizin konusu değildir. Ben ‘Zazaca’ adlanmasıyla dersleri okurlarla paylaşacağım.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Zazaca daha satandartize olmamış ve yöresel ağızlar kullanılmaktadır doğal olarak. Bir kelimemin değişik yörelerde söylem ve yazımı birden fazla olabiliyor. Ben bu derslerde, birincisi Zazaca’nın ‘olmazsa olmaz’ bazı temel kurallarını siz değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum. İkincisi, kullandığım kelimeler farklı yörelerde farklı bile olsa, Zazaca gramer temeli üzerinde yazımlarını kullanmaya özen göstereceğim.

Hemen söylemeliyiz ki, Zazaca’da her kelime ya eril, ya da dişildir. Bu özelliğin beraberinde getirdiği kuralları var. Bu gerçeklik, Zazaca için ‘olmazsa olmaz’dır. Zazaca"da dişil cins şeyleri nitelendiren sıfatların sonuna E soneki gelir. (Raye, dewe, şuke, şilane, dare vb) Dişil kelimelerin işaret sıfatları da, ‘NA’, ‘A’ dır. (Na dewe—A dewe, Na raye—A raye vb.) Eril sıfatları ‘NO’, ‘O’ dur. (No ko—O ko, No lacek —o lacek vb.) Zazaca’nın bazı yöre ağızlarında, kimi kelimelerin farklılıkları gibi, bazı harfler de değişmiş ya da kaymış. Örneğin Dersim ağzında ‘C’ harfi daha çok ‘Z’ olarak kaymış (Lacek—lazek—xece—xeze, vace—vaze vb.). Bunun gibi ‘K’ harfi de, bazı yöre ağızlarında ‘C’ olarak kaymış. (Kê-çê, Kêneke- çêneke vb).

Zazacada iki sesli harf yan yana gelmez. Böylesi durumda araya daha çok lsquo;Y’ harfi, istisna olarak da ‘W’ harfi girer. (Ko—Koyê ma, Ga—gayê ma Ez karêr ra wa)

Bütün yasakların, inkârların kuşatmasında, yazılı dili ve kendisini özgürce ifade etmesinin engellerinin uzun lanet tarihini göz önüne alırsak, bu gerilemeler, kayıplar, yöresel ağızların, bulanıklıkların olmasında şaşılacak bir durum yok. Zengin bir kökene sahip dilimize yaşatılan ‘yok etme’ enkazının’ içindeyiz. Her kese bu ‘enkaz’da görev düşüyor. Her kes kendi inkârına cevap olmalı. Her kes kendi inkârını yenmeli. İnkâr bizi değil, biz inkârı bitirmeliyiz. Yanlışlıklarımızdan, eksikliklerimizden, hatalarımızdan korkmaya hakkımız yok diye düşünüyorum.

Evet, dil bir eğitim sorunudur da. Dilin gelişimi özgür kullanılma ortamına da bağlı. Fakat bunun gerçekleşmesi için, bu bilgi çağının imkânlarında, deyim yerindeyse ‘belirsizliğin şafaklarını’ beklemeye de gerek yok. Kim bildiği yöresinin ağzını kullanırsa kulansın, kim ne biliyorsa ‘bohçasını açsın’.’yew de, yo da, ju da, zu da hepsi ‘Bir’dir ve bizimdir.

Türkçe açıklamaya gerek duyulmadan, dilimizi her alanda günlük hayatımıza koyacağımız o ‘tarihsel müjde’li günleri yaşamamız umuduyla...
__________________