Toplam 4 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 4 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Aileden Biri
    Üyelik tarihi
    10.Ocak.2009
    Mesajlar
    7,879
    Konular
    6308
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Canlılardaki Kimyasal Savunma Sistemleri

    Canlılardaki Kimyasal Savunma Sistemleri


    Başınız ağrıdığında ya da herhangi başka bir hastalık durumunda büyük ihtimalle ilk aklınıza gelen eczaneden bir ilaç almaktır.



    Ya da bir böceğin bahçenizdeki bitkilere zarar vermesinden korunmak için yine bu konuda yıllar süren deney ve araştırmalar sonucunda üretilen ilaçları satın almayı düşünürsünüz. Çünkü bunları sizin üretemeyeceğiniz ortadadır...


    Peki birçok canlının ihtiyaç duydukları kimyasal maddeleri kendi vücutlarında ürettiklerini biliyor muydunuz?
    Birçok hayvan ve bitki türü bünyelerinde üretip salgıladıkları kimyasal maddelerle bazen bir düşmanı etkisiz hale getirirler bazen de yavrularını tehlikelere karşı korurlar. Hiçbir akla ve bilince sahip olmayan bir canlının bu salgıları üretmesi ve bunların ne işe yaradıkları hakkında doğru bir karar vererek hangi durumlarda kullanacağını bilmesi üstelik bu bilginin o canlı türünün bütün üyelerinde var olması bize tek bir gerçeği kanıtlar: Bu canlılara hükmeden onlara gerekli bilgileri ilham eden ve davranışlarını yöneten güç Yüce Allah'a aittir.


    İşte birer savunma mekanizması olarak kimyasal salgılar üreten bu canlılara örnekler:


    Sivrisineğin Lokal Anestezi Yapan Salgısı

    Sivrisinek bir insanı ısırdığı anda insan vücudunda bulunan bir tür savunma sistemi devreye girer ve insanın vücudundaki yara bölgesinde mikropların girmesini engellemek ve kanı durdurmak için gerekli olan enzim salgılanmaya başlar. Bu enzim kanın pıhtılaşmasını sağlar. Kanda pıhtılaşmanın başlaması ise sivrisineğin kan emişini imkansız hale getirecektir. Fakat sivrisinek bunu biliyormuşcasına hareket eder ve kesici bıçaklarından birinin içinden yaraya pıhtılaşmayı engelleyen bir salgı enjekte eder. Bu salgı "anti coagulant" (pıhtılaşma engelleyici) özellikte bir enzim içerir. Böylece kandaki enzim etkisiz hale getirilir ve pıhtılaşma durur. Dahası bu salgı sayesinde sivrisinek kurbanına lokal anestezi (bölgesel uyuşturma) yapar. Kestiği bölgeyi uyuşturur. Bu sayede kurban derisinin kesildiğinin ve kanının emildiğinin farkına varmaz. Deride alerjik reaksiyona dolayısıyla da kaşınmaya neden olan da işte bu salgıdır.


    Tüm bu işlem üzerinde biraz durup düşünmek bizi çok önemli bazı sonuçlara ulaştırır.



    Görüldüğü gibi sivrisinek ihtiyacı olan kana ulaşabilmek için kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir salgı üretebilecek kadar üstün bir kimya bilgisine de sahiptir. Peki böyle bir sıvının laboratuvar şartlarında bile sentezlenmesi son derece güçken sivrisinek bu sıvıya nasıl sahip olmuştur?


    Kuşkusuz sivrisineğin insan vücudundaki kanın kimyasal bileşimi hakkında bilgi sahibi olması ve sonra da bu bilgiyi değerlendirerek kendi bedeninde çözümler geliştirmesi söz konusu dahi olamaz. Açıktır ki sivrisinekteki salgı üretimini sağlayan sistem hem insanın hem de sivrisineğin anatomisini en ince ayrıntısına kadar bilen ve bunlara hakim olan Yüce Rabbimiz'in yaratmasıyla var olmuştur.


    Bu küçücük hayvana bile kolaylıkla mağlup olan insana düşen görev ise Allah'ın farklı alemlerde yarattığı delilleri görmeye çalışmak Rabbimiz'in kudretini hakkıyla takdir etmektir. Ayetlerde Allah insanları bu konu üzerinde düşünmeye şöyle çağırır:


    “Ey insanlar (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz istenen de. Onlar Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sahibidir azizdir.” (Hac Suresi 73-74)

  2. #2
    Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Aileden Biri
    Üyelik tarihi
    10.Ocak.2009
    Mesajlar
    7,879
    Konular
    6308
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Kendilerini Koruyabilen Bitkiler:


    Salgısıyla Tırtılı Yardıma Çağıran Tütün Bitkisi


    Çoğu bitki türü tırtıl saldırısına uğradığında korunmak amacıyla uçucu organik kimyasal maddeler salgılar. Bu kimyasallar sayesinde saldırgan tırtılların düşmanı olan avcı böcekler bölgeye gelir ve tırtılları yiyerek bitkiyi korurlar.


    Örneğin ABD'nin Utah eyaletinde yetişen bir tütün bitkisinin yaprakları Manduca güvesinin tırtılı tarafından sıklıkla saldırıya uğrar. Tütün bitkisi yapraklarını yiyen tırtılın salyasını "analiz eder" ve zarar gördüğünü "anlar". Hemen savunma sistemini "devreye sokar" ve uçucu organik kimyasallar salgılamaya başlar. Tütün bitkisinin salgıladığı uçucu kimyasallar sayesinde Geocoris böceği hemen yardıma gelir ve tırtıl yumurtalarını yiyerek zararlıların sayısının artmasını engeller.


    Böylece ekine zarar veren tırtıllar dolaylı bir strateji ve üstün bir akıl sayesinde imha edilmiş olur. Peki ama bitki kendisine yardım edecek olan Geocoris böceğinin ilgisini çekmek için uçucu özellikte kimyasal maddeyi nasıl üretebilmektedir? Şüphesiz bir bitkinin kendisini düşmanlarından korumak için böyle bir salgıyı üretebilmesi mümkün değildir. Bitkiyi kusursuz özelliklerle yaratan ve kendisini korumak için neler yapması gerektiğini bitkiye ilham eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır.


    Mükemmel Bir Silah: Reçine


    Çam ladin gibi iğne yapraklı ağaçların çoğunda yapraklar ezildiği zaman keskin ve hoş bir koku yayılır. Bu kokunun kaynağı bitkinin gövdesinde dallarında yapraklarında ve kozalaklarında salgılanan yapışkan bir maddedir. Reçine denen bu madde bitkinin zararlı böceklerden mantar ve öbür a*****lardan korunmasını sağlar. Çünkü kokusu bize hoş gelen reçinenin yapısında gerçekte ağaca zarar verebilecek tüm bu canlıları öldürebilecek kadar güçlü zehirli maddeler vardır. (Temel Britannica Ansiklopedisi 8. Cilt s.294)



    Isırgan Otunun Zehirli Kesecikleri


    Isırgan otu adlı otsu bitkilerin yapraklarının üst yüzeyinde çok sert olmayan ince tüyler ve her tüyün dibinde yakıcı bir sıvı içeren küçük kesecikler bulunur. Bu kesecikler bitkinin savunma mekanizmasıdır. Bitkiye bir canlı dokunduğu anda bu tüylerin keskin uçları o canlının derisini deler ve keseciklerde bulunan yakıcı sıvı deliklerden içeriye sızarak deriyi kızartır kaşıntı ve ağrıya neden olur. (Temel Britannica Ansiklopedisi 8. Cilt s.239)


    Savunma Silahı Olarak Kimyasal Salgılar Kullanan Canlılardan Örnekler...


    Bir arı kovanını korumak kovanın bekçileri için kendini feda etme anlamına gelebilir. Bal arılarının iğnelerinde bir kirpinin dikeni gibi küçük oklar vardır. Düşmanı sokan arı uçmaya çalışırken iğne orada takılı kalır ve arının karnının arka tarafı yırtılır. Karnının yırtılmış kısmında zehir salgısı ve onu kontrol eden sinirler vardır. Arı bu yaralanmadan dolayı ölürken kovanın geri kalanı bu sayede korunmuş olur. (Russel Freedman How Animals Defend Their Young? s.63)

  3. #3
    Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Aileden Biri
    Üyelik tarihi
    10.Ocak.2009
    Mesajlar
    7,879
    Konular
    6308
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Sibirya semenderleri (Hynobius Keyserlingii) donmuş toprakların metrelerce derinliklerinde yıllarca kaldıktan sonra buzları çözülür ve normal yaşama dönerler. Bu canlılar vücutlarında antifriz madde üretirler. "Antifriz maddeler" semenderin kanındaki hücrelerde bulunan suyun yerine geçerek dokuların keskin buz kristallerinden zarar görmesini önler. Sibirya semenderinin bu mekanizmasının nasıl işlediği ise halen tam olarak bilinmemektedir. (New Scientist Cilt 139 s.15)


    Kedi güvesi tırtılı korktuğu zaman adeta "şahlanarak" korkunç bir görünüm kazanır. Tırtıl daha fazla rahatsız edilecek olursa göğsündeki bezlerden içinde % 40 karınca asidi bulunan yakıcı bir karışım püskürtür. (Hayvanlar Ans. C.B.P.C Publishing Böcekler s.150)



    Dişi Mantis bir seferde 80-100 yumurta bırakan çekirge benzeri bir böcektir. Bu yumurtalar sert süngerimsi keselerin içindedir. Dişi bu kapsülleri ince dallara yapıştırır. Mantis yumurtlarken bir taraftan da bir sıvı çıkartır. Vücudunun hareketleriyle bunu karıştırarak köpüklendirir. Yumurtalar ilk çıktığında henüz sertleşmemiş bu maddenin içinde kalırlar. Sonra bu salgı çabucak katılaşarak kurur. Süngere benzeyen bu kapsül yumurtaları aç kuşlara karşı korumaktadır. (Hayvanlar Ans. C.B.P.C Publishing Böcekler s.124)


    Hipopotamların (su aygırlarının) derilerindeki bezlerden salgılanan pembe bir sıvı onları güneş yanıklarından korumaya yarar. Bu canlıların derilerinin altında ise soğuk suyun altında bile sıcak kalmalarını sağlayacak 5 cm. kalınlığında bir yağ tabakası bulunmaktadır. (Johny Stidworthy Mammals The Large Plant Eaters s.24)


    Vatozlar okyanus dibini temizleyen balıklardandır. Vatozların savunma mekanizmaları kuyruklarının ucunda bulunan dikenlerdir. Rahatsız edildiğinde vatoz düşmanını sokar. Bu sırada dikenlerindeki zehir serbest kalır. Son derece etkili olan bu zehir canlılar için öldürücü olabilir. (Ranger Rick Aralık 199)


    Güney Amerika'da yaşayan zehir oku fırlatan kurbağa saldırıya uğradığında çok küçük zerresi bile bir insanı öldürmeye yeterli olan oldukça güçlü bir zehir yaymaya başlar. Zehir kurbağa tarafından yalnızca savunma için kullanılmaktadır. (Michael Scott The Young Oxford Book of Ecology s. 38)
    Canlılardaki kimyasal salgılar ve bu salgıları üretmelerini sağlayan sistemler bizlere mükemmel bir yaratılışı işaret eder. Bu yazıda yalnızca birkaç örneğine değindiğimiz bu kompleks sistemlerin tamamı Yüce Allah'ın sonsuz kudretinin ve üstün yaratışının delillerindendir. Rabbimiz'in yaratma ilmi bir ayette şöyle bildirilmiştir:


    “De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” (Ankebut Suresi 20) (makale harun yahya)

  4. #4
    Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Aileden Biri
    Üyelik tarihi
    10.Ocak.2009
    Mesajlar
    7,879
    Konular
    6308
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Roket Mühendisi Gibi Hareket Eden Bakteriler

    Yandaki fotoğraf, içinde bulunduğu hücreden çıkan bir bakteriyi gösteriyor. Ancak bakteri bu çıkışı hiç de alışılmadık bir şekilde, bir taşıt yardımıyla gerçekleştiriyor.

    Kullandığı taşıt ise bir roket!
    Kırmızıyla renklendirilmiş bakteriler Burkholderia pseudomallei türüne ait. Yeşil büyük hücre ise bir bağışıklık sistemi hücresi olan makrafoj hücresi. Bakterinin roketi de en sağdaki bakterinin arkasında yeşil bir kuyruk halinde görülüyor.

    Bakterinin roket ateşlemesi şöyle gerçekleşiyor: Makrofaj hücresine giren bakteri, bir süre içeride kaldıktan sonra, kendi zarından dışarıya özel bir protein uzatıyor. Bu protein, özel şekli sayesinde makrofaj hücresinde bulunan aktin moleküllerini 'ateşliyor'. Böylece bakteri kendisini bir roket gibi fırlatmış oluyor ve hücrenin zarını parçalayarak dışarı çıkıyor.
    Bakterinin ateşlediği aktin molekülü kaslarda hareket sağlayan hem kuvvetli hem de hassas bir moleküldür. Bu özelliğiyle, bakteriye bir tür "roket yakıtı" hizmeti vermiş olur.
    Bakterinin aktini ateşlemesi ise büyük bir mucizedir. Çünkü bakteri tam olarak aktinle kimyasal reaksiyona girecek yapıda bir proteine sahip olmalıdır. Aktin bir kilide benzetilecek olursa bakterinin bu kilidi açan anahtara yani doğru proteine sahip olması şarttır. Bir kilidi ancak belli bir anahtarın açabilmesi gibi; aktini de ancak özel bir protein ateşleyebilmektedir. (Harun Yahya, Doğadaki Tasarım)
    Tüm bunlar tek bir gerçeği işaret etmektedir. Bu özel davranışı bakteriye, herşeyi kontrol eden üstün akıl sahibi alemlerin Rabbi Allah ilham etmektedir...
    Bakteriler Yeryüzünde Azot (Nitrojen) Döngüsünü Gerçekleştirirler
    Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Yani hayatın temel taşlarından birini teşkil eder. Atmosferin de yaklaşık %78'i azot gazından oluşur. Ancak canlılar havadaki bu azotu, ihtiyaçları olmasına rağmen olduğu gibi bünyelerine alamazlar.

    Bu gazın bir şekilde canlıların kullanabileceği hale dönüştürülmesi ve tükenmemesi için bir döngü şeklinde atmosfere geri dönmesi gerekmektedir. Bu gereksinim ise yine mikroskobik bakteriler tarafından karşılanır.
    Azotu, yani nitrojeni, havadan ilk olarak alması gereken canlılar bitkilerdir. Bitkiler azotu gaz şeklinde kullanamazlar. Azot, nitrit bakterileri tarafından nitrite, nitrit ise nitrat bakterileri tarafından nitratlara dönüştürülerek bitkiler tarafından kullanılabilir hale getirilir. Peki bu döngü nasıl başlar?
    Azot Döngüsü
    Azot, çeşitli şekillerde yeryüzüne ulaşır. Atmosferdeki azot, şimşek ve yıldırım gibi olaylar sonucunda yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit toprakta bakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür ve bitki bu besini topraktan alabilir.
    Bir başka döngü şekli de havadaki azotun doğrudan toprağa alınmasıdır. Toprakta bulunan bazı bakterilerle bezelye ve fasulye gibi baklagillerin köklerinde bulunan bakteriler, havadaki azot gazını toprağın içine alırlar. Bu aşamada, üstün bir tasarımla karşı karşıya kalırız. Bütün organizmaların gelişiminde en önemli mineral azottur (nitrojen). Proteinler, nükleik asit ve diğer hücre organellerinin büyük bir kısmı bu maddeye muhtaçtır. Büyümek için azota ihtiyaç duyan bitkiler ve bu ihtiyacı karşılayan bakteriler arasında, dünyanın en faydalı ortaklıklarından biri kurulur. Bitkiler, köklerinden, bakterileri çekmek için özel besinler salgılar ve onları kendilerine yaklaştırırlar. Daha sonra bakteriler, köklerde ortaya çıkan özel açıklıklardan içeri girerek, bitki köküne yerleşir ve burada büyük miktarlarda çoğalarak kök düğümlerini oluştururlar. Bugün yediğimiz sebzelerin, bitkilerin, tahılların büyük bir kısmını ve ekolojik dengenin sağlanması için gerekli olan azot döngüsünü, bu ortaklığa borçluyuz.
    Evrimcilerin basit olarak nitelendirdiği bakteriler azot döngüsünü gerçekleştirirken, fotosentezde olduğu gibi, canlı bir kimya laboratuvarı olarak çalışırlar ve kimya bilimine yakın olmayanlar için fazla anlam taşımayan karmaşık kimyasal reaksiyonları ilk yaratıldıkları günden itibaren hiç durmadan gerçekleştirirler. Aşağıda kimyasal terimlerle özetlenmiş olan azot sabitleme reaksiyonunu çözebilmek bile bilim adamları için büyük bir başarı olmuştur.
    N2 + 8H+ + 8e- + 16 ATP = 2NH3+ H2 + 16ADP + 16 Pi

    Resimlerde görülen sülfür bakterileri ve ortada görülen bezelye bitkisi bakterisi Rhizobium, azot döngüsünü gerçekleştirmek için adeta oldukça kapsamlı bir laboratuvara sahiptirler.

    Ayrıca bu reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, fotosentez, solunum veya fermantasyon gibi ikinci bir destek reaksiyonunun varlığı zorunludur. Çoğu insanın kafasını karıştıran bu formüller, bakteriler için sıradan, günlük bir çalışmadır. Elbette bu kimyasal işlemleri yapmak için, özel bir kimya eğitiminden geçmemişlerdir. Dünyaya gelen her yeni bakteri, ancak özel olarak tasarlanmış bir kimya laboratuvarına ve özel olarak eğitilmiş bir kimyacıya ait olabilecek malzeme ve bilgiyle donatılmış olarak görevine başlar. Ayrıca bu işlemler sadece bitki kökleriyle sınırlı değildir. Bu konuda da büyük bir çeşitlilik ve alternatif yapı mevcuttur. Azotobakteri, Beijerinckia, Klebsiella, siyanobakteri, Klostridium, Desulfovibrio, Mor sülfür bakteri, Mor sülfür olmayan bakteri, Yeşil sülfür bakteri, Rhizobium Frankia, Azospirillum ve daha birçoğu, çok ayrı yerlerde ve çok farklı yapılarda olmalarına rağmen, aynı reaksiyonu, aynı bilgi ve programla, mükemmel bir şekilde gerçekleştirirler. Ayrıca bu bakteriler, kendi içlerinde de, farklı sistemler ve reaksiyonlarla, hiç de basit olmayan yapılar sergilerler.
    Örneğin bakterilerin bu reaksiyon sırasında kullandıkları, nitrojenaz enzim kompleksi, oksijene karşı aşırı duyarlıdır. Oksijene maruz kaldığında aktivitesi durur, bu yüzden proteinlerin demir bileşikleriyle reaksiyona girer. Aslında oksijensiz olarak yaşayabilen (anaerobik) bakteriler için bir sorun yoktur, ama aynı zamanda fotosentez yaparak, oksijen üreten siyanobakteri gibi bakteriler ve toprakta serbest şekilde yaşayan Azotobakteri gibi bakteriler için bu büyük bir sorun içerir. Ancak bu bakteriler, bu soruna karşı, çeşitli mekanizmalarla donatılmışlardır. Örneğin Azotobakteri türleri, bütün organizmalar içinde bilinen en yüksek solunum oranına sahip metabolizmalarıyla, hücrelerinde çok düşük seviyede oksijen tutarak, enzimi korumaya alırlar. Ayrıca Azotobakteri türleri, çok yüksek miktarda hücre dışı polisakkarit (çoklu şekerden oluşan ve daha çok nişasta gibi bileşikler ve hücre duvarı oluşturmakta kullanılan kimyasal bir birleşik) üretirler. Bu bileşiklerin oluşturduğu yapışkan sıvının içinde su muhafaza eden bakteriler, hücre içinde oksijen yayılma oranını sınırlandırırlar. Bitki köklerinde azot sabitleyen Rhizobium gibi bakteriler ise, kök düğümlerinde leghaemoglobin gibi oksijen tüketen moleküllere sahiptirler. Leghaemoglobin, memelilerdeki hemoglobin ile aynı görevi görmekte ve düğüm dokularının oksijen sağlamasını düzenlemektedir. Burada ilginç olan, leghaemoglobin'in, sadece kök düğümlerinde bulunması ve sadece bitki-bakteri ortaklığı kurulduğu zaman üretilmesidir. Tek başına yaşayan bakteriler veya bakterisiz yaşayan bitkiler bu maddeyi üretmezler.


    Bakteriler sayesinde bitkilere ulaşan azot, bitkileri besin olarak kullanan insanlara ve hayvanlara da ulaşmaktadır. Dolayısıyla, canlılığın bu en temel ihtiyaçlarından biri, bakterilerin bu önemli işlevi sayesinde sağlanmaktadır.

    Azot döngüsünü sağlamakla görevli olan nitrojenaz enzimi, oksijene maruz kaldığında parçalanır. O halde, oksijenin bu enzime ulaşmasını engelleyen sistemler ve bunları üreten organizmalar, bu enzimle aynı anda ortaya çıkmış olmalıdırlar. Aksi halde nitrojenaz enzimi oluştuğu an, oksjien tarafından parçalanacaktır. Evrim teorisi ise bunu kabul edemez, çünkü evrime göre organizmalar ancak kademeli mutasyonlarla oluşabilirler. Yani bu teoriye göre ya nitrojenaz enzimi ya da oksijen tüketen sistemler önce oluşmuştur. Bu sıralama ise hiçbir sistemin oluşmasına izin vermeyen bir mantıksızlık içermektedir. Ortada nitrojenaz enzimi yokken, oksijeni kontrol eden sistemin hiçbir anlamı yoktur.
    Sonuç olarak, bu bakterilerin ölümü ve parçalanması ile amonyak açığa çıkar. Aynı zamanda hayvan ve bitki kalıntılarındaki proteinler de saprofit bakteriler tarafından ayrıştırılarak amonyağa dönüştürülür. Toprak içinde bu şekilde oluşan amonyak, aynı şekilde nitrit bakterileri tarafından nitrite, nitrit de nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülmektedir. Bu olaya nitrifikasyon denir ve böylece azot döngüsü tamamlanmış olur. Nitrat, artık azotun bitkilerin alabileceği şeklidir. Bitkilere ulaşan bu azot, bitkileri besin olarak kullanan insanlara ve hayvanlara da ulaşmaktadır. Dolayısıyla tüm canlılığın ihtiyacı bu yolla karşılanmış olur.
    Bilim adamları bakterilerin becerilerini çözmek için uğraşıyor
    Nitrojen kullanarak, suni yoldan gübre elde etmek, en büyük sanayi dallarından birini ortaya çıkartmıştır. Bu tehlikeli ve karmaşık işlem sırasında yanıcı hidrojen, çok yüksek basınçla ısıtılır. Kimya fabrikaları bu masraflı ve tehlikeli işe büyük bir emek harcarken, bakteriler, aynı işlemi oda sıcaklığında ve normal basınçla hiç masrafsız olarak yapmaktadırlar. Son zamanlarda bazı araştırmacılar, bakterilerin bu büyük becerilerinin sırrını kısmen de olsa çözdüklerini düşünmektedirler.
    Diğer bir grup bilim adamı da, geleceğin temiz ve ucuz yakıtı olacak olan hidrojenin üretimi için bakterileri örnek almaktadırlar. 8 Ekim 2001 tarihinde Nature dergisinde çıkan bir makaleye göre, bilim adamları ucuz asitleri hidrojene çeviren bakteri enzimlerini taklit ederek büyük bir kaynak oluşturmayı düşünmektedirler. Diğer yakıtların aksine hidrojen, çevreye zarar vermemektedir. Illinois Üniversitesi'ne bağlı araştırma ekibinden Thomas Rauchfuss ve arkadaşları bakterilerin bu gizli formüllerini kopya edip kullanabileceklerini düşünmektedirler.
    Bu bakteriler, asitlerden hidrojen üretebilen, hidrojenaz adlı enzimlere sahiptirler. Bilim adamları bu mükemmel mekanizmayı taklit edebilecek sistemler üretmek için yoğun çabalar yürütmektedirler. Aynı şekilde, bakterilerin fotosentez işlemini taklit etmek için yıllardır uğraşan bilim adamları da, henüz bir başarı elde edememişlerdir. Evrimcilerin ilkel olarak gördükleri bakteriler, günümüz teknolojisinin bütün imkanlarına rağmen taklit edilemeyen kompleks sistemleriyle, dünyadaki yaşamın geleceğini garanti altına alacak sırlara milyarlarca yıldır sahiptirler. Bunun nedeni üstün bir aklın sahibi olan Allah'ın kusursuz eserleri olmalarıdır. Allah, hayranlık uyandırıcı sanatını insanların görebilmeleri, görüp üzerinde düşünebilmeleri için böyle ihtişamlı şekilde sergilemektedir.
    Bakterilerin gerçekleştirdiği bütün bu azot döngüsünün temelinde şu gerçek vardır: Bitkilerin ve dolayısıyla yeryüzünde yaşayan diğer canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için yaşamlarında kimyasal dönüşüm gerçekleştirecek bakterilerin olması gerekmektedir. Eğer topraktan kaybedilen nitrojen hemen yerine konulmazsa, hayat kısa bir süre sonra sona erecektir. Bakterilerin gerçekleştirdiği bu işlem ile her yıl toprağa 50 ton nitrojen eklenmektedir. Tüm organizmalar enerji elde edebilmek için dolaylı veya dolaysız fotosenteze bağımlı olduklarından, fotosentez işleminin gerçekleşmesi için gereken en temel unsura, yani nitrojene de muhtaçtırlar.
    Bu örnekler bize açık bir mesaj vermektedir. İnsanların ve diğer canlıların beslenmesi için nitrojenin belirli bir forma dönüşmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm bütün dünyayı kaplayacak bir yaygınlıkta ve sistemin riske girmesini önleyecek kadar çok çeşitlilikte olmalıdır. Bu çeşitlilik için de aynı sistem farklı tasarımlarla desteklenmelidir. Bu ihtiyaçlar, doğada gördüğümüz sistemle karşılaştırıldığında, karşımıza, kör tesadüflerle oluşmuş, kusurlu bir yapı değil, tüm ayrıntılarına kadar hassas bir şekilde tasarlanmış ve yaratılmış, amaçlı bir sistem çıkar. Bu sistemde, ana rolü üstlenmiş olan bakteriler ise, tesadüfü bir evrimin sonucu ortaya çıkmış ilkel formlar değil, bu işe en uygun şekilde özel olarak yaratılmış canlı makinelerdir.
    Bu aşamada, evrimciler, köhnemiş ideolojilerin etkisi altında hayali senaryolar kurgulamak yerine, bu tür kompleks tasarımların ve çeşitliliğin, bir anda ve son derece gelişmiş bilgi donanımıyla, nasıl ortaya çıktığına dair bilimsel cevaplar vermelidirler. Ancak böyle bir cevabı hiçbir zaman verememişlerdir. Buna rağmen iddialarını sürdürmeleri ise son derece şaşırtıcıdır. Allah bu tür insanlar için Kuran'da şöyle bildirmektedir:
    Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa Bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık. Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar. (Saffat Suresi, 11-12)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •