Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 11 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Dini hikayeler ve çeşitli yazılar

    HADİSLER VE AÇIKLAMALAR
    Yüce Allah buyuruyor ki:
    Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Kâfirler (Hz. Muhammed'in peygamberliğini dile getiren) bir mûcize görünce hâlâ yüz çevirirler ve " bu mûcize denilen şey, eskiden beri sürüp gelen bir büyüdür" derler. Onlar gerçeği yalanlayarak nefislerinin gelip geçici çirkin arzularının peşinden ayrılmıyorlar.
    Her şey, müslümanların lekesiz kurtuluşa; kâfirlerin de cehennem azabına erişmesiyle son bulacaktır.
    -Kâmer sûresi, âyet:1,2-
    Sahabilerden biri diyor ki:

    Herhangi bir toplantıda Hz. Muhammed'e salât ve selâm getirildiğinde oradan etrafa temiz ve nefis bir koku yayılır. Hatta bu güzel koku göğün merkezine (Arş'a) kadar yükselir, kokuyu alan melekler şöyle seslenirler: "Bu güzel koku, Hz. Muhammed'e salât ve selâm getirilen bir toplantıdan gelmektedir."
    -Delâil-ül Hayrât-

  2. #2
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    HZ. PEYGAMBER VE KALBİNDEN ŞEYTANLIK PAYININ ATILIŞI
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) çocuk yaşta iken sokakta arkadaşlarıyla oyun oynuyordu. Yine günlerden bir gün arkadaşlarıyla oynarken yüce Allah (c.c.) Cebrail'e şöyle vahyetti: "Ey Cebrail! Cennete git oradan bir altın tas ile bir de altın desti al. Onları Kevser suyu ile doldurduktan sonra Muhammed'e git. Göğsünü (boydan boya) yar ve içinden kalbini çıkar. Sonra da kalbini Kevser suyu ile iyice yıka. Ondan sonra da hikmet ve imanla doldur. Ardından yerine dön."
    Bu ilâhi emir üzerine Cebrail (a.s.) havada uçan bir kuş şekline bürünerek geldi. Hz. Muhammed'i oynamakta olduğu çocukların yanından alarak vadiye uçurdu, orada bir ağacın altına yatırarak göğsünü boydan boya yardı, kalbini çıkardıktan sonra altın tasın içine koyarak testideki kevser suyu ile iyice yıkadı. Daha sonra kalbindeki dünyalık bütün kötülükleri arıttı, ardından da şöyle dedi: "Bu, şeytanın payıdır." Daha sonra kalbi tekrar göğüsteki yerine yerleştirdi ve ardından da şöyle dedi: "işte şu kalbi yüce Allah (c.c.), bütün eksik ve kusurlarından arıtmıştır."
    Ardından Cebrail (a.s) Hz. Peygamber'i bırakarak göğe kanat açtı. Arkadaşları ne olduğundan habersiz çığlıklar atarak Hz. Peygamber'in sütannesi olan Halime'ye gittiler, dediler ki, "Muhammed'i bir kuş yakalayıp havalandırarak uçup gitti. Ne yaptığını nereye götürdüğünü bilmiyoruz." Acı haberi alan halime hüngür hüngür ağlamaya ve saçını başını yolmaya başladı. Gök kubbeyi çınlatan hıçkırıklar arasında, "Ah Muhammed'im! Yazık oldu sana" diye feryat ediyordu. Feryat figanı duyan herkes ne oldu diye Halime'nin etrafına akın etti. Bu arada Hz. Peygamber'in yakınları, amcaları da geldiler. Durumu öğrenince de hemen yağız atlarına binerek dört bir yana dağılıp yeğenleri Muhammed'i aramaya koyuldular. Nihayet bir ağacın gölgesi altında sırt üstü uzanmış, kan teri içinde yatarken buldular. Ne olduğunu öğrenince de şaşkınlıktan dona kaldılar ve "Bu, çok ilginç bir hâdise" diyerek hayretlerini açığa vurdular.
    -Mev'ize-

  3. #3
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Paylaşan:.İsLamveAsk

    Şükür Kanaat Ve Sabrın Anlatildiği Kısa bir Metin..

    Adamin Biri Simitcilik Yapar..Ve Derken birgün bir tane
    Müftü Simitciyle konusmak için yanina gider..
    Ve giderken Simitciye bir Müşteri geldiğini Görür
    Ve Müşteri Simitciye :. Simit Ne kadar der
    Simitci :. 1 Lira Der.
    Müşteri simiti alıo ve gidio...
    Simitcide 1 Kere Zıplıyor ve Elhamdülillah Diyor

    Daha Sora Müftü onun o halini görüo
    Simitciye yaklaştıktan sonra Selamun Aleyküm Der Simitciye
    Simitçide derki Ve Aleyküm Selam der ve o arada Bir Müşteri Daha gelir

    Simit Ne kadar Der ?
    Simitci derki :.Simit 1 Lira:.

    Müşteri Kalsin der gider..

    Sonra Simitci bu Sefer 2 sefer Zıplar Elhamdülillah Elhamdülillah der..

    Müftüde derki yaa Mübarek Az önce Bir adam geldi Simit aldi 1 tane
    sende Sevincinden Zıpladın 1 kere

    E Şimdiki Adam geldi Simit Almadi
    sen 2 sefer Zıpladın Elhamdülillah dedin
    Ne iş der ?


    Simitçi derki :.. Otuuur Müftüüüüü Otuuur Otuuur.. Az önce gelen 1 simit aldi
    Rabbim Onu gönderdi Acaba 1 Simide Şükredecekmi
    Az önce gelende Simiti Almadan gitti
    Bu seferde Rabbim Acaba İsyan Edecekmi diye
    İmtihan Ettiii..

    Otuuur Müftüüüü Otuuur Otur Az önce Çetin bir İmtihandan geçtim Fark Etmedinmiiii..
    Der..


    SELAMETLE

  4. #4
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Yüce Allah (c.c.) cümlemizi bol bol zikrederek kendine yakın olan kullarından eylesin, âmin...
    Peygamberimiz diyor ki:
    Miraç gecesi ucunu bucunu ancak yüce Allah'ın bileceği büyük bir deniz gördüm. Denizin kenarında kuş şekline bürünmüş bir melek duruyordu. Sayısız derecede kanatlara sahipti. Bu meleğin vazifesi neydi?
    "Sübhanellahi velhamdü lillahî ve lâ ilâhe illallahü velllahü ekber. Velâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim. (Allah her türlü noksan sıfatlardan uzak ve münezzehtir. Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilâh yoktur. O uludur. Allah'a dönüş ve ibadet ve tâat etme güç kuvvet ancak yüce ve yüce Allah'ın yardımıyla mümkündür)" diyen cümleleri okuduğunda melek aşağıdaki hareketleri yaparak kıyamete dek onun için Allah'a dua ve istiğfar eder.
    Kişi, "Sübhanellah (Allah her türlü noksan sıfatlardan uzak ve münezzehtir)" dediği vakit, melek harekete geçer. "Vel hamdi lillah (Hamd, ancak Allah'a mahsustur)" dediğinde sayısız derecedeki kanatlarını açar. "Ve lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur)" dediğinde havalanarak uçar. "Vellahü ekber (Allah uludur)" sözlerini söylediği vakit, açık denize dalar. "Ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim (Allah'a dönüş ve ibadet ve taat etme güç ve kuvveti ancak yüce ve yüce Allah'ın yardımıyla mümkündür)" sözlerini söylediğinde ise daldığı denizden su yüzüne çıkarak kanatlarını silkeler. Her kanat silkeleyişinde sayılara sığmaz su damlaları dökülür. Her dökülen damlayı da sınırsız gücün sahibi olan Allah (c.c.) bir melek olarak yaratır. İşte bu insan kafasının hesap edemeyeceği kadar kalabalık melek gurubu yukarıda adı geçen cümleleri söyleyen kul adına kıyamete kadar, bağışlaması için Allah'a dua ve istiğfar ederler.
    -Zübdetül Vaizin-

  5. #5
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Dinî Hikâye: MELEK İLE BALIK
    Vaktiyle bir müminle kâfir beraberce balık avına çıkarlar. Deniz kenarında avlanmaya dalarak akşama kadar olta sallarlar.
    Kâfir oltasını her denize saldığında tapındığı putun adını anar. Mü'min de her olta atışında Allah'ın adını dilinden düşürmez. Fakat akşama kadar süren avcılık sonunda kâfir torbasını balıkla doldurmasına karşılık mümin hiçbir şey tutamamıştır. Güneş battığı sıralarda bir balık tuttu ise de onu da neşe içinde elinden kaçırıverdi. Böylece de kâfir eli dolu olarak mümin de eli boş olarak üzüntü içinde evlerine dönerler.
    Bunun üzerine koruyucu melek mümin avcı hesabına üzüntüye düşer. Göğe çıktığında Allah (c.c.) kendisine müminin Cennetteki yerine, kâfirin de Cehennemdeki yerini gösterir.
    Bu durumu gören melek şöyle der: "Allah'a and olsun ki, Cennete kazandıktan sonra müminin dünyada uğradığı zararların hiçbir değeri yok. Cehennemlik olan kâfirin de dünya da eriştiği zenginliklerin bir değeri yok. O yüzden müminin öbür dünyada çektiği çile ve sıkıntılar hiç kalır. Buna karşılık kâfirin de bu dünyada eriştiği nimet ve zenginlikler öbür dünyada uğrayacağı çetin azabı bir nebzecik olsun hafifletmez."
    Yüce Allah (c.c.) cümlemizi cennetlik olan kullarından eylesin, âmin...

  6. #6
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Dinî Hikâye: SABIR NUMUNESİ EYYÜB PEYGAMBER VE KISKANÇ ŞEYTAN
    Eyyüb (a.s.) Suriye dolaylarında halkı Allah yoluna çağırmış ve bu arada başına birçok belâlar gelmesine rağmen hepsine gönül rahatlığı ile katlanarak üstün bir sabır örneği olmuş bir Peygamber'dir.
    Önceleri çevresinde eşi az bulunan büyük bir zengindi. Yine bir Peygamber sülâlesinin torunu olan babasından kendisine büyük bir miras kalmıştı. Sürü sürü koyunları, kervan kervan develeri ve bir o kadar sayıda katır ve eşekleri vardı. Civardaki en verimli tarlaların ve çayırların sahibi de kendisi idi.
    Öyle iken dünyanın servet ve zenginliğinde zerre kadar gözü yoktu. Dünya malının yine dünyaya kalacağını; servet ve zenginliğe aldananın hem dünyada hem de âhirette sefil olacağını iyi biliyordu. Zenginliği ile olduğu kadar benzersiz cömertliği ile de ün ve şöhret salmıştı.
    Kimsesiz yetimlerin öz babası, dulların koruyucusu ve yoksulların kayırıcısı idi. Civardaki bütün dara düşenler ve geçimini temin edemeyenler onun varlıklı kapısına başvururlar ve sayıları ne kadar çok olursa olsun hiçbirinin eli boş dönmezdi. Zengin ve cömert Eyyûb'ün çoluk çocuğu da kalabalıktı. Üç tane karısı ve on dört tane çocuğu vardı. Şeytan Eyyüb (a.s.)'ın zengin servet ve malına rağmen dünyaya gönül vermemesine, varlığını ve malını Allah'ın adamış olmasına karşı çıldırtıcı derecede kıskançlık duyuyordu. "Eyyüb (a.s.) hem bu dünyasını hem de öbür dünyasını kazanmanın sağlam yolunu tutmuştur. Ne yapıp etmeli ve hiç olmazsa dünyalarından birini yıkmalı; hatta mümkün olursa her ikisini de altüst etmeli" diye düşünüyordu.
    Öte yandan yüce Allah (c.c.), lânetlik şeytanın neler düşündüğünü, dosdoğru yola koyulmuş Eyyüb'e ne benzersiz bir kıskançlıkla göz diktiğini biliyordu. Bir gün şeytanın içindekileri dökmesi için ona şöyle sordu; "Sevgili kulum Eyyüb hakkında neler düşünüyorsun?" Şeytan fırsatını bulmuştu; hemen cevap verdi; "Ne olacak! Eyyüb ateşin yakmakla bitiremeyeceği geniş bir servetin sahibidir. Zenginliğinin hatırı ve malının elinden çıkmaması için sana bağlılık göstermekte ve ibadet etmektedir. Malını yitirip rahatı ve saadeti elinden kaçsa bir saatliğine bile sana bu günkü gibi bağlılık göstermesi mümkün değildir."
    Yüce Allah (c.c.) Peygamberlerinden biri olan Eyyüb'ü iyi tanımakta ve yoluna bağlılığının dünya serveti ile uzaktan yakından ilgili olmadığını kesinlikle bildirmektedir. Bu apaçık gerçeği, Allah'a karşı gelmenin yolunun ilk koyucusu olan lânetlik şeytana da ispat etmeyi diler, yukarıdaki iddialara cevap vermek üzere şöyle der; "Sen her zaman olduğu gibi yine yanılıyorsun. Eyyüb'ün bana olan bağlılığı, dünya hayatına kavuşmuş olması ile alâkalı değildir.
    Dünyadaki en yoksul ve en çaresiz kullarımdan biri olsa O, yolunu değiştirmeyecektir. Bunu iyi biliyorum, ama mademki sen tersini düşünüyorsun, dediklerimin doğruluğunu sana da ispat edeceğim.
    Sevgili kulum Eyyüb'ü imtihana tabi tutacağım.
    O'nu, sahip olduğu servet ve saadetinden iyice mahrum bırakarak çekilmez acıların kucağına atacağım. Göreceksin, bakalım, eşsiz ve samimi kulluğunda bir değişiklik, bir gevşeklik gösterecek mi?"
    Yüce Allah'ın şeytana söylediği sözlerin arkasından gelen yıllar Eyyüb'ün ardı arkası gelmez belâ ve felâket yılları oldu. Önce yaygın bulaşıcı bir hayvan hastalığı bütün sürülerini ve kervanlarını göz yumup açana kadar silip süpürdü. Durumu Eyyüb Peygamber'e bildirmeye geldikleri zaman O'nu namazlığın üzerinde diz çökmüş, biricik Allah'ına yalvarırken buldular. Eyyüb'ün kâhyasına verdiği cevap gayet kısa olmuştur; "Sürü ve kervanları bana veren Allah'tır. Şimdi alan da O, ne yaparsa yerli yerindedir."
    Arkasından beldeye çöken kavurucu bir kuraklık. Eyyüb'ün bütün tarlarını verimsiz kum yığını haline getirdi. Allah'ın sevgimi Peygamber'i bu afeti de eşsiz bir dayanıklılıkla karşıladı. İbadet ve Allah'a bağlılığında zerre kadar eksiklik ve gevşeklik göstermedi. Fakat felâketler Eyyüb'u durmadan kovalıyor, tükenmek bilmiyordu. Bir gün komşu evlerde ancak zararsız bir sarsıntı olarak duyulan bir deprem evini, aile halkının üzerine yıkmış; üç karısından ikisi ile birlikte bütün çocukları çöküntüler altında can vermişti.
    Eyyüb'ün başına gelen felâketler bu kadarla da kalmadı. Dillere destan olmuş servetini ve çoluk çocuğunu kaybettikten sonra ağır ve bulaşıcı bir hastalığa da yakalandı. Yine de Allah'a bağlılıktan ve kesintisiz ibadetten bir adım geri kalmadı. Yanında bir tek karısı kalmıştı. Beraberce bir fakir kulübesine sağındılar. Servetinin bol olduğu günlerde önünde saygı ile eğilen halk, birbirini kovalayan felâketlerin sonunda çaresiz bir sefalete düşünce Eyyüb'den iyice yüz çevirdiler.
    Eyyüb'ün hastalığı günden güne ilerliyor ve vücudunu adım adım tüketiyordu. Her tarafını kurtlar sarmıştı. Günün birinde komşuları, kocasının yastığı başından ayrılmayan eşine başvurarak şöyle dediler; "Eyyüb'ün hastalığı çok tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır, Şehrimize yayılmasından endişe duyuyoruz. Onun için sen hemen kocanı yanına alarak şehrimizi terket yoksa sizi zorla çıkaracağız."
    Haberi duyan Eyyüb (a.s.) bu felâketin karşısında da sabır ve bağlılığını elden bırakmadı. Hemşehrilerinin dediklerine uyarak kulübesinden ayrılmaya karar verdi. Sadık eşinin sırtında, doğup büyüdüğü ve iyi günlerinde bütün hayatında saygı gördüğü şehrinden ayrılarak yakınlardaki bir ormana sığındı.
    Karsı şehirden getirdiği balta ile ağaç keserek içinde oturabilecekleri bir kulübe yaptı. Eyyüb (a.s.) yine ibadetine devam ediyor; olup bitenler karşısında bir tek şikayet sesi bile yükselmiyordu. Halbuki Peygamberlerin duası reddedilmezdi. Durumunun düzelmesi için bir defa bile el kaldırıp Allah'ına yalvarsa duası kesinlikle kabul edilecek ve tekrar eski günlerine dönecekti.
    Fakat gönlünde Allah'tan gelen herşeyi hoşnutlukla karşılayan sarsılmaz bir iman aydınlığı barındırıyordu. İşin sonu nereye varırsa varsın; başına ne ölçüde çekilmez ve katlanmaz felâketler gelirse gelsin, şahsı adına yüce Allah'ın işine karışmayı düşünmüyordu.
    Hatta bir defasında karısı O'na "Sen büyük bir Peygambersin. Allah'a yalvar da hiç olmazsa seni öldürücü hastalıktan kurtarsın" diye teklif edince önce gücenmiş; sonra da eşine şu cevabı vermiş; "Ne yüzle durumumdan şikayet edecek ve Allah'tan iyi günler dileyeceğim. Zenginlik ve saadet için geçen seksen seneme karşılık üç dört yıldan beri felaketli yıllar yaşıyorum. Felaketli yıllarım iyilik ve rahmet içinde geçen günlerim kadar oldu mu ki ağzımı açmaya yüzüm olabilsin?"
    Ağır ve devasız hastalık nihayet sabırlı Eyyüb'ü artık bitirmek üzere idi. Vücudunu tarayan kurtlar her yanını tüketmiş, sadece kalbi ile dili kalmıştı. Artı yenecek bir tarafı kalmadığı için kemik kalıntısı haline gelen vücudunu terk eden kurtların ikisi dili ile kalbine saplanmıştı.
    O, ana kadar hiçbir insanoğlunun eşini gösteremeyeceği bir sabırla başına gelen felâketlere katlanan Eyyüb (a.s.) kalbi ile dilini kurtlar sarınca gözyaşları dökerek Allah'a şöyle sesleniyordu:
    "Yüce Allah'ım. Şu ana kadar başıma gelenler halkın düşüncesine göre her ne kadar ağır felâketler idiyse de benim umurumda değildi; hiçbirini sana karşı şikayet etmemi gerektirecek sebepler olarak görmedim. Başıma ne gelirse gelsin sana karşı taşıdığım imanla aydınlanan bir kalbim ve her an seni zikreden bir dilim vardı. Bu iki âzâ ile sana karşı olan kulluğumu yerine getirebiliyordum.
    Ama şimdi kurtlar bu âzalarıma saldırdılar. Onlardan da mahrum kalırsam sana karşı beslediğim imanı nerede taşıyacak ve seni neyle anacağım. Şu andaki derdim ve gözyaşlarım bu yüzdendir."
    Bunun üzerine imtihanı tam bir başarı ile bitiren Eyyüb'e yüce Allah (c.c.) önce sıhhatini sonra da daha evvel elinden çıkan servet ve evlâtlarını geri vererek onu eski rahat günlerine döndürdü.
    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
    "Eyyüb'ün duasını kabul ettik. Üzerinden belâ ve musibetleri savdık. O'na (önce sıhhatini sonra da daha evvel) elinden çıkan servet ve evlâtlarını geri verdik. Üstelik de daha da çoğaltarak tarafımızdan nimet verdik. Bütün bunları Allah'a ibadet edenlere öğüt (ve ibret) olsun diye yaptık."
    - Enbiya sûresi, âyet: 84 -
    Yüce Allah (c.c.) cümlemizi belâ ve musibetlere karşı sabırla katlanan kullarından eylesin, âmin...
    Mukatil diyor ki:
    Yüce Allah (c.c.) Eyyüb'ün ölen evlatlarını yeniden diriltti, üstelik de bir o kadar da yenisini bahşetti:
    Duhhâk diyor ki:
    Yüce Allah (c.c.), Eyyüb Peygamber'e şöyle sorar: "Ey Eyyüb! Ölen evlâtlarını yeniden diriltmemi arzu ediyor musun?" Eyyüb peygamber de, "Ey Rabbim! Onları Cennete bırak (öbür dünyada dirilt)" diye cevap verir.
    Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) dünyadaki çoluk çocuğunu öbür dünyada vahdettiği gibi, bir o kadarını da Hz. Eyyüb'e bu dünyada bahşetmiştir.
    Yukarıdaki âyette bütün bunları Allah'a ibadet edenlere öğüt (ve ibret) olsun diye yaptık deniliyor. Neden? Hemen cevap vererek söyleyelim ki kullar en büyük belâların önce peygamberlerin, sonra Allah erenlerinin, daha sonra da derecesine göre Allah yolcularının başına geldiğini bilsinler ve de onların göğüs gerdiği sıkıntılara katlansınlar diye.
    Söylediklerimizden açıkça anlaşılmaktadır ki Allah'a vardıran kurtuluş yolu; varlık ve zenginlikler içinden değil, belâ ve sıkıntılar karşısında sabırla katlanmayı gerektiren çile ve sıkıntılar içinden geçmektedir.

  7. #7
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Dinî Hikâye: PEYGAMBERİMİZLE ŞEYTAN
    İki cihan güneşi Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün Şeytan'la mescit kapısında karşılaşınca ona: "Ey Şeytan! Burada ne yapıyorsun?" diye çıkışır. Lânetlik Şeytan ise, verdiği cevapta, "Mescidin içine girip namaz kılan falanca adamın namazını bozmak istiyorum, fakat uykuda yatmakta olan filan kişiden korkuyorum" diyerek hainane plânını ortaya döküverir.
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu defa da şu ince noktayı anlamak için şu soruyu sorar; "Ey Şeytan, Rabbine karşı ibadet eden, O'na yalvarıp yakaran o namaz kılan müminden korkmuyorsun da, herşeyden habersiz uyuyan o kişiden niye sakınıyorsun?" Şeytan şöyle cevap verir: "Mescitte namaz kılan mümin, cahil bir kimse. O yüzden onu yanıltmak ve namazını bozmak kolay. Fakat uykuda bulunan kişi, âlim bir zattır. Namaz kılanın, namazını bozduğumda, âlimin hemen yetişip düzelteceğinden korkuyorum."

  8. #8
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Dini Hikâye: HZ. MUSA İLE YAĞMUR DUASI
    Bir zamanlar İsrail oğulları, büyük bir kıtlıkla karşılaşmıştı. Uzun zamandan beri bir tek damla bile yağmur düşmüyor, yapraklar sararıyor ve toprak susuzluktan yer yer çatlıyordu. Bunun üzerine bir gün Hz. Mûsa (a.s.) kendine inananları alıp yağmur duasına çıktı. Tam üç gün yağmur yağması için başta Hz. Mûsa (a.s.) olmak üzere, bütün müminler Allah'a dua ettiler ve niyazda bulundular. Fakat bir türlü yağmur yağmıyordu.
    Bu durumda Hz. Mûsa (a.s.) merak ederek düşünmeğe başladı. Yüce Allah (c.c.) bizim dualarımızı acaba niçin kabul buyurmuyor, yoksa büyük bir günah mı işledik? Şeklinde düşünürken Allah'a şöyle yalvardı: "İlâhi! Senin kulların üç günden beri sana el açıp diz çökerek dua ediyorlar! Sen ise onların bu samimi ve içten yalvarışlarını duymuyor, onların duasını kabul buyurmuyorsun."
    Hz. Mûsa'nın bu içten seslenişi karşısında yüce Allah (c.c.) kendisine vahy ederek şöyle buyurdu: "Ey Mûsa! Ben içinde ara bozmak için söz taşıyıcılık eden bir insanın bulunduğu bir cemaatin duasını kabul etmem." Böylece Hz. Mûsa, üç günden beri yapılan dua ve niyazların kabul edilmeyişinin gerçek sebebini öğrenmiş bulunuyordu. Fakat bu kim olabildi? Bunu öğrenmek için Allah'a şöyle niyazda bulundu: "Ya Rab! Yaptığımız duaların kabul edilmemesine sebep olan ve içimizde bulunan söz taşıyıcı kimdir? Onu bize bildir ki, hemen kendisini aramızdan çıkaralım ve sana tertemiz müminler olarak niyazda bulunalım" deyince, yüce Allah (c.c.) şöyle karşılıkta bulundu: "Ben sizi söz taşıyıcılıktan men ediyorum, bundan kaçınmanızı istiyorum, böyleyken ben nasıl olurda onu size haber vermek sûretiyle söz taşıyıcı durumuna düşmüş olabilirim?
    Bunu yapmam. Ancak siz hepiniz birden tövbe ediniz ve bundan sonra bana yalvarınız."
    Daha sonra Hz. Mûsa (a.s.) ve kavmi aynı şekilde yapınca semâ'dan bardaktan dökülürcesine yağmur yağmaya başladı.
    Böylece görmekteyiz ki, söz taşıyıcılığın zararı sadece kendisine değil, aynı zamanda içinde bulunan topluma varıncaya kadar genişliyor.
    Yüce Allah (c.c.) cümlemizi söz taşıyıcılığın kötü akıbetinden korusun, âmin...
    - Zübdetül Vaizin -
    Peygamberimiz diyor ki:
    İnsanoğlu ömrü boyunca bir defa gıybet edip de tövbe etmeksizin ölürse, yüce Allah (c.c.) kendisini şu dokuz acı akıbete çarpar:
    Rahmetinden uzaklaştırır.
    Rahmet melekleri ilgisini keser.
    Ruhunu zor teslim eder.
    Cennete giremez.
    Çetin bir kabir azabına uğrar.
    İşlediği iyi amellerin sevabı gider.
    Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisinden hoşnut kalmaz.
    Allah'ın gazabına uğrar.
    Kıyamet günü amel terazisi kurulup ameller tartıldığında, iyi amellerinin sevabından mahrum olarak ortaya çıkar.
    - Zübdetül Vaizin -
    Esmâtül Bâhilî diyor ki:
    Kıyamet günü kişiye amel defteri verilip de okuduğunda bakacak ki orada dünyada iken işlemediği bir takım iyilikler yer almış, Hayret içinde, "Ey Rabbim!
    Burada bir takım iyilikler yazılı ki, ben onları işlememiştim" diye soracaktır. Yüce Allah da o kuluna şöyle cevap verecektir:
    "Ey kulum! Sen bilmiyorsun. Onlar senin gıybetini yapan kimselerin iyilikleridir."
    Bir gün biri Hasan Basrî'ye, "Falanca sizin dedikodunuzu yapıyor" der. Bu söz üzerine Hasan Basrî de bir tabağın içine para doldurarak hakkında gıybet eden zâta gönderir, gönderdiği adama da şöyle söylemesini tembih eder: "Duydum ki işlediğiniz iyilikleri bana bağışlıyormuşsunuz. Buna karşılık ben de size bu naçiz hediyemi takdim ediyorum. Kabul etmenizi rica ederim."
    Peygamberimiz diyor ki:
    Mü'min kardeşinin ardından dedikodu yapan kimseleri kıyamet günü, yüce Allah (c.c.) yüzünü arkasına çevirerek Mahşer yerine getirir.
    Peygamberimiz diyor ki:
    Başkalarının ardından konuşmaktan sakının. Çünkü başkalarının ardından konuşan kimseleri şu üç felâket beklemektedir.
    Ettiği duaları kabul olmaz.
    İşlediği iyilikler tesirsiz kalır.
    Kötülük ve günahlar artar.
    - Zübde -
    Peygamberimiz diyor ki:
    Abdullah oğlu Câbir (Allah ondan razı olsun) anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) ile oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara etrafa bir leş kokusu yayılmaya başladı. Kokuyu alan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bize, "Bunun ne kokusu olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Biz de, "Allah ve resûlü bilir" diye karşılık verdik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Bu pis leş kokusu, mümin kardeşlerini ötekine berikine çekiştiren gıybetçilerin kokusudur."
    SORU: Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Sahabileri ve devrinde etrafa yayılan gıybet kokuları burunları sızlatmakta gecikmezdi. Fakat zamanımızda gıybet kokusunu alamaz olduk. Bunun sebep ve hikmeti nedir, açıklar mısınız?
    CEVAP: Zamanımızda gıybet, dedikodu ve ötekini berikini çekiştirmek o derece yaygınlaşmıştır ki bu bozulma ve çürümenin etrafa saçtığı pis kokular artık sorunlarımızı doygun hâle getirmiştir. Bu tıptı tabakhanede çalışmaya benzer. Tabakhaneye giren lâlettayin biri içerde bir dakika durmaya tahammül edemez. Fakat orada çalışanlar derilerden etrafa yayılan pis kokulara katlandığı gibi, alışkanlık kazandığından rahatça yemek de yerler, su da içerler. Çünkü artık onların burunları o pis kokuları alamaz olur.
    - Zübdetül Vaizin -
    İslâm büyüklerinden biri diyor ki:
    Gıybet, dört kısma ayrılır:
    Mübah:
    Günah,
    Münafıklık;
    Küfür.
    Mübah olan gıybet. Aşırı günahkârlıkları ve dinimize bir takım uydurma âdetleri sokmakla tanınmış kimselerin aleyhinde konuşmak ve bunların bütün kötülüklerini ortaya sürerek şerlerinden müminlerin sakınmalarını temin etmek herkesin boynuna borçtur. Böylesine bir gıybet de dinimizce helâl ve mübahtır. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
    "Kendilerinden başkalarının korumasını sağlamak gayesiyle aşırı günahkârlıklarıyla tanınmış kimseleri bütün iç yüzleriyle gözler önüne serin."
    b) Günah olan gıybet. Bir topluluk arasında herhangi bir mümin kardeşimizin açık seçik adından bahsetmek sûretiyle kusur ve eksiğini ortaya atmak ve bir kimsenin ardından böylesine hoşuna gitmeyecek bir şekilde konuşmanın da kötülük olduğunu bilerek gıybetini yapmak dinimizce günahtır. Bu tip hareketlere girişen kimseler Allah'ın buyruklarına karşı geliyor demektir ki bu günahları yüzünden Allah'a muhakkak tövbe etmeleri gerekir.
    c) Münafıklık olan gıybet. Bazı kimseler bir topluluk arasında adını vermeksizin, fakat ima ederek bir mümin kardeşlerinin kusurunu ortaya atarlar, kendilerinin de çok takva ve dürüst olduklarını ileri sürerler. Halbuki hiç de dürüst ve takva değildirler. Maksatları başkalarını yererek, kendilerini üste çıkarmaktır. İşte böylesine gıybete de münafıklık adını veriyoruz.
    d) Küfür olan gıybet. Bir insan bir topluluk arasında olmadığı halde, "Falancanın, şu şu kusurları var" diye bir mümin kardeşini kötülememelidir. Olmayan bir şeyi var göstermek, "Gıybet ediyorsun" dendiğinde, "Hayır, bu gıybet değil. Ben gerçeği söylüyorum" diye ayak diretmek doğru değildir. Bunun tersini yapanların, yani olmadığı halde bir başkasına "kusurludur" diyenlerin küfür ve inkâra düştüklerini söylemek gerekir. Çünkü bir mümin kendisinde olmayan bir kusur ve eksiği ispat etmek ve ikaz edilirken de, "Hayır, ben gıybet etmiyorum. Gerçeği söylüyorum" diye ayak diretmek küfürdür. Neden? Çünkü Allah'ın haram kıldığı gıybeti helâl kabul etmek küfürdür de ondan.
    - Zübdetül Vaizin -
    Peygamberimiz diyor ki:
    Ara bozmak için ona buna söz taşıyan koğuculuk edenler asla Cennet'e giremezler.
    İslâm büyüklerinden Hammâd diyor ki:
    Adamın biri bir erkek kölesini satılığa çıkarır. Almak üzere gelen müşterilerden birine meziyetlerini bir bir saydıktan sonra koğuculuk (söz taşıyıcılık) ettiğini bildirir. Müşteri bu kusuru önemsemeyerek köleyi alıp götürür.
    Köle yeni sahibinde birkaç gün kaldıktan sonra artık dayanamayarak bir gün kendisinin hanımına çıkar ve kocası aleyhinde şöyle konuşur: "Hanımefendi! Kocanız sizi sevmiyor ve sizin üzerinize de metres tutmak istiyor. Ne dersiniz? Kocanızın yine eskisi gibi sizi sevmesini ister misiniz?" Zavallı kadın yeni gelen kölenin bu sözlerine inanarak, "Evet kocamın tekrar bana yakınlaşmasın ve eskisi gibi beni sevmesini isterim" der. İlk safhada daha başarıya erişen köle kadına şu tavsiyede bulunur. "Kocanızın eskisi gibi sizi sevmesini istiyorsunuz. Bu isteğinizi gerçekleştirmek için elinize bir ustura alarak, kocanız uyurken onun çene altı sakallarından birkaç tel keseceksiniz. İşte o zaman kocanız sizi eskisinden de daha çok sevecektir."
    Köle ara bozmak için ona buna söz taşıyıcılık etmektedir. Bu yolu âdeta kendine meslek seçmiştir. Hiç durur mu? Bu defa gidip efendisinin karşısına dikilir: "Efendim!" der. "Karınız sizi hiç sevmiyor. Hatta üzerinize metres tutmak istiyor. O yüzden de sizi öldürmek istiyor. Bu işin aydınlığa kavuşmasını ister misiniz?" Adam, "Evet, isterim" deyince de köle şu tavsiye de bulunur:
    "Siz bu gece yatağınıza yattığınızda sakın uyumayın. Uyuyormuş gibi davranın. Göreceksiniz ki karınız sizi elinde keskin ustura bıçağıyla öldürmeye gelecektir.
    Akşam olur, yatma saati gelir, adam kölesinin dediği gibi yatağına uzanarak uyku taklidi yapmaya koyulur. Karısı elinde usturayla çene altından tüy kesmek için geldiğinde birden sıçrayan koca gerçekten hadisenin doğruluğuna inanır ve kendisini öldürmeye geldiğini sandığı karısının elinden usturayı alarak daha orada onu öldürür.
    Bunun üzerine kadının yakınları gelerek adamı öldürmek sûretiyle öçlerini alırlar. Artık iş bu noktada iyice alevlenir. Bu defa adamında yakınları harekete geçerek iki taraf birbirine girerek ortalığı âdeta bir savaş meydanına çevirirler.
    - Mev'ize -

  9. #9
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Dinî Hikâye: DUANIN SINIRSIZ GÜCÜ
    Ammar oğlu Mansur bir gün kalabalık bir mümin topluluğuna yakıcı ve tesirli sözlerle vaaz ediyor, onları aydınlık Allah yolunda mücadele edip son nefeslerine kadar kalmaya devam ediyordu. Dinleyicilerin arasından bir yoksul ayağa kalkarak Ammar'a yaklaştı ve "Çok muhtaç durumdayım, bana dört lira para verir misiniz?" dedi.
    Bunun üzerine kendi cebinde dört lira parası bulunmayan Ammar halka dönerek, "Ey müminler! Bu arkadaş dara düşmüş, dört lira para istiyor bende yok. Bu parayı içinizden kim verecek? Verene dört ayrı iyi dua edeceğim, dedi. Caminin bir köşesine sıkışmış bir siyah köle, için için Ammar'ı dinliyordu. Bir Yahudi'nin kölesiydi. Yanında da sadece topu topu dört lirası bulunmaktaydı. Ayağa dikildi ve "Ey üstadım!" dedi. "Bana dilediğimce dört dua yapman şartıyla sana dört lira veririm."
    Gerçekten de köle dört lirasını Ammar'a verdikten sonra şöyle söyledi:
    "Ey Üstad! Ben köleyim, efendim de bir Yahudi, efendimin müslüman olması, beni de azad edip hürriyetime kavuşturması için Allah'a dua et. Ayrıca ben yoksul bir kimseyim, Allah'a yalvarıp yakar da yaygın lûtfuyla bana zenginlik versin. Bir de çok günahkârım. Günahlarımın affı için Allah'a yalvar." Bu dileklerini sıralayıp da parayı Ammar'a teslim eden köle, Ammar'ın da duasını dinledikten sonra evine döndü. Efendisi Yahudi'yi görür görmez camide geçen olayı kendisine nakletti.
    Yahudi daima iyiliğini gördüğü ve iyiliğinden başkaca bir harekette bulunmayacağına kesinlikle inandığı imanı bütün kölesinin bu durumu karşısında sevinç gözyaşları dökmeye başladı ve "Seni azâd ettim. Şu ana kadar ben senin efendin idim. Ama bundan böyle sen benim efendimsin" dedi. Ardından da, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh (Görmüş gibi inanırım ki) Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve elçisidir" diyerek aydınlık Allah yoluna girdiğini mühürledi.
    Yeni mümin olmuş Yahudi, kölesini bütün mal ve servetine ortak ettiğini bildirdi ve sözlerini şöyle bağladı: "dördüncü dileğinize gelince, O benim elimde olan bir şey değil. Çünkü affetmek ancak Allah'a mahsustur. Fakat bana karşı bir kötülüğün oldu ise, ben onu affediyorum."
    Bu hadise böyle biterken köle gökten yükselen bir ses duydu. Sesin sahibi şöyle diyordu: "Her ikinizi de Cehennem ateşinden azad ettim. Sizi bütün günahlarınızdan arıttım. Bundan böyle sınırsız yardımım sizinle beraberdir. Müjdeler olsun!"
    (Revnakul Mecâlis)
    İslâm büyüklerinden biri diyor ki:
    Dua, eğriliklerin kaldırılmasını ve maksadın kazanılmasını sağlayan en güçlü vasıtadır. Yapılan dualar eğer tesirini göstermiyorsa bu; ya Allah'a düşmanlık besleyen zayıf karakterli bir kimsenin Allah'ın asla kabule yanaşmayacağı bir dilekte bulunmasından ileri gelir; ya kişinin dua ederken bütün kalbiyle Allah'a yönelmemesinden ve bozuk kalpli oluşundan ileri gelir; ya da haram yemek gibi, haksızlık etmek gibi, günahkâr olmak gibi, gaflet içine dalmak ve nefsin sonu gelmez arzu ve istekleri peşinden koşmak gibi, duanın kabulüne engel bir sebepten ileri gelir.
    Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "İyi bilin ki Allah (c.c.) gaflete düşen gönüllerin duasını asla kabul etmez."
    (Mevahib)
    Peygamberimiz diyor ki:
    Ulu Allah (c.c.) şu iki vasfı üzerinde taşıyan iki kimseyi, kendi yüce katında şükredici ve sabredici kul olarak yazar:
    Din ve ibadette kendinden ileri ve üstün olanı görüp de sabrederek onun peşinden giden kimseyi;
    Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah'ın bazılarınızı diğerlerinize karşı üstün kılmasını kıskançlıkla karşılamayın. Erkeklerin kendi kazançlarından payları, kadınların da kendi kazançlarından payları vardır. Allah'tan bol nimet isteyin. Şüphesiz ki Allah (c.c.) her şeyi hakkıyla bilendir."
    (Nisâ sûresi, âyet:32)

  10. #10
    EmOş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    El Elden Üstündür
    Üyelik tarihi
    09.Ocak.2013
    Mesajlar
    699
    Konular
    662
    Aldığı Beğeni
    1
    Verdiği Beğeni
    0
    Ey insan! Sen bencilsin! Ey insan sen menfaatçısın!
    Allah rızası için Allah’ın yarattığını seven ve ya sevdiğini iddia eden kul, Allah’tan cennet ummadın mı?
    Hani nerde o Hz.Ebu Bekir gibi düşünen müminler? O ki, cehennemi kendisi ile doldurmak istemiş ki, başka kimseye cehennemde yer kalmasın… Nerde o temennasız sevgi? Nerde o fedakarlık?
    ‘Ya Rabii, bizi cennetine koy…’ deyen kul, hedefin cennet mi senin?

    Akıl hastasına Allah sorar huzurunda:
    -‘sana mesaj gönderdiğimde ne yaptın?’
    -‘Allah’ım, Sen mesaj gönderdiğinde çocuklar benimle alay ediyordu…’
    -‘Öyleyse ateşe gir!’ emreder Allah.
    Eğer o ateşe girerse, o ateş onun için soğuk ve ferah olur…

    İşte budur beklenilen teslimiyet. Allah ‘Ateşe gir’ emrettiğinde diz çöküp yalvaracağına Rbbinin emrini yerine getir ey kul!
    Ne diye ‘bu yükü taşıyamıyorum’ zırıldarsın ey kul! Allah için yeri geldiğinde yükler altında ezilmen gerekmiyor mu? O istese, göğsünden kalbini söküp vermen gerekmiyor mu? O kalp senin mi zannediyorsun? Durduğunda çalıştır da bakayım sana ey kul!
    Oysa Allah taşıyamayacağın yükü yüklemeyeceğini vaad etmiş sana… Sen ise menfaat peşindesin ey kul! Cennet mi, cehennem mi sonun düşünüp duruyorsun?
    … Öyledir işte nefis. Yaratıldığında Allah o nefise ki, ‘sen kimsin, ben kimim?’ sormuş. Nefis de ‘sen sensin ben de benim’ demiş. 1000 yıl ateşte yanmış, yine aynı cevabı vermiş. Ama Allah onun yolunu biliyor… 3 gün aç kal demiş. Nefis de 3 gün sonra ‘Sen yaratan Allah’sın, ben yaratılmış’ demiş. Allah bize o nefisin ne olduğunu göstermek için mi önce ateşle terbiye etmiş, Allah daha iyi bilir.
    Menfaatçı insan, senden tiksinesim var, ama ben de insanım… Çıkmış ya senden de imanını kıskandığım kullar! Allah’ım, menfaatimdir o kullarla aynı safı tutmak Sen’in huzurunda!

    Leyla Ulusoy.

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •