Adalet kavramı binlerce yıldır etrafında dönülen ve üzerine ciltler dolusu kitaplar yazılan, büyük filozofların üzerinde ısrarla durduğu ve teoride toplumsal hayatı ayakta tutacak en önemli kavram ve sosyo-politik gerçekliktir. “İnsan” olmayı gerekli kılan ve insanın diğer insanlarla ve doğayla ve hatta bütün kainatla olan sonsuz etkileşim ve iletişimini belli bir düzen ve ahenk içinde gerekli kılan şey adaletten başkası değildir. Özellikle evrensel dinlerde de çokça bahsedilen en önemli kavramlardan biri yine adalettir. Yüce İslam Dini için de, fazlasıyla aynı şeyi söyleyebiliriz. Nitekim bu sadece sosyolojik olarak günlük hayatta geçerli olan bir adalet değil, tam tersi Allah’ın ‘Esma’larından biri olarak tecelli eden ve evrenin her tarafını kuşatan bir “adalet” kavramından sözedilebilir.
İnsanın sosyal bir varlık olması ve yine hemcinsleriyle aynı yerkürede bir toplum hayatı sürmek zorunda olması, özellikle de insanlar arası toplumsal eşitliği, kardeşliği ve dayanışmayı gerekli kılacak ve böyle bir düzeni de Sünnetullah’a bağlı olarak sosyolojik olarak değerlendirmesi, karşımıza yine ‘Sosyal adalet’in zaruriyetini ve evrenselliği çıkıyor. Lakin Allah’ın kendi sistem ve düzeninde geçerli ve kusursuz olan bir adalet kavramı olabildiği gibi, insanlarında imtihan dahilinde ve birbirlerine olan münasebetleriyle ilişkili olarak insanlar arası eşitliği ve adaleti de, “insan-adalet” ikileminde toplayabiliriz. Yani burada direkt bir ilahi müdahaleden çok, asıl olan insanların insanlara adaletidir. Bu da genel olarak toplumsal adalet olarak adlandırılır.
Özellikle yaşadığımız coğrafyada bazen de dini hassasiyetlerin istismar edilerek zulme ve cehalete vesile olunması da ayrı bir adaletsizlik örneği. Tabii ki de bunun sosyal yaşam içerisinde yüzlerce örneğini sayabiliriz. Elbette ‘mamon’a tapanlar, fakirlerin kanını emerek zenginleşenler, iktidar ve güç sahipleri, işçi ve emekçinin hakkına göz dikenler ve daha pek çok şey hep bu ‘adalet paradoksu’ içerisindeki zaaflardan ileri geliyor. Fakat bizim asıl olarak değineceğimiz konu “Adalet” ismine de sahip bir bakanlığı olan bu ülkede yaşanan hukuki adaletsizlikler. Her ne kadar konu başlığı genelleyici olsa da, özelde bu konunun çok önemli olduğu kanaatindeyim.
Hukuk devleti olma özelliğini her fırsatta dile getiren bürokratlar ve habire yeni ‘adalet sarayları’ ve cezaevleri inşa eden zihniyetin, nasıl bir adalet toplumu meydana getireceği de oldukça kuşku uyandırıyor. Tabii ki de ‘Suç ve Ceza’ sosyal adaletin bir parçasıdır ama asıl olan ve Allah’ın adalet sistemi olan şeriatta, asıl hedef suçu caydırıcı hale getirip daha sonra suç işlemeyen bir toplum inşa etmektir. Bunu yaparken suç işlemeye yönlendirecek her türlü şeyi de ortadan kaldırmaktır. Yüksek bürokratların hortumladıkları karşısında veya mücahidlikten müteahitliğe giden yolda yapılan hırsızlık ve kaçakçılığın cefasını yine fakir halk çekmektedir. Hem de rızkını karşılamak için birkaç paket eşya ile sınırda Roboski Katliamı örneğindeki gibi bu devletin uçaklarıyla çarpışarak canları pahasına da yapabilmektedirler.
Bu ülkede pek çok şeyin iyi gitmediğini ve böyle giderse daha da kötüleşeceğini söylemek kahinlik olmaz herhalde. Her şeyden önce milyonlarca nüfusa sahip bir milletin insani ve siyasi olarak yüzyıllardır olduğu gibi hâlâ bugün bile kırıma uğraması tesadüf olamaz. Zaman ve mekan değişse de zulüm değişmiyor. Eski Diyarbakır Cezaevi’nden çıkan kemikler yıllar öncesini hatırlattığı gibi, bugün de yeni cezaevleri açıp içerisinde binlerce Kürt siyasetçiyi tutmak zulmün değil, sadece yöntemin değiştiğinin en açık ifadesidir. Adalet ve hukuk çıkmazında değineceğimiz pek çok konu olabilmesine rağmen özellikle üç gruptan söz etmeyi yerinde buluyorum. Öncelikle güya “terör” suçundan dolayı tutuklu bulunan 8 bine yakın Kürt siyasetçisi, gazeteci, yazar, aydın, avukat vs. İkinci olarak yine 500’den fazla tutuklu bulunan üniversite öğrencileri. Son olarak da yine çoğunluğunu Kürt çocuklarının oluşturduğu 2 bin tutuklu çocuk. Konuya hangi taraftan bakarsanız bir takım problemlerin olduğunu görürsünüz. Fakat bu kadar aşikarca insaniyete ve İslamiyete aykırı olarak yapılan zulümlere ve adaletsizliğe karşı tek bir Müslüman kimlik veya cemaat -İslami hareket net bir şekilde tavır alamıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep zulüm gören Kürtler bugün de muhafazakar ve güya ‘dindar’ bir iktidar ile zulme uğramaya devam ediyor. Kürt kırımı hiç durmaksızın devam ederken, geçersiz bahanelerle ve ‘terör’ diye tutturulup Kürtlerin legal siyaset hakkını bile gasp eden bir zihniyete karşı hangi bir insani ve İslami duruş “adalet” adına bir mücadele sergiliyor? Kendi güç ve otoritelerini kendi firavunluklarına yönelik kullanıp, dini ve imanı bir kenara bırakmak hangi vicdana sığabilir ki? Lakin yönetici adil olmalıdır. Tek bir mazlum haksızlıkla zulüm görüyorsa adaletli yönetici vicdanını ve imanını sorgulamalıdır. Dicle’nin kenarındaki bir koyundan mesul olan Hz. Ömer’in adaleti bunu gerektirir. Her ne kadar böyle bir metanet beklemekten mahrum olduğumuzu bilsek de, kendine Müslüman diyen ve ‘dindar nesil’ hedefleyen bir zihniyetin aslında orjin İslam’dan çok kendi dinlerini oluşturdukları da ayrı bir gerçek. Adaletli Müslüman, nefsine ve hevasına tapmaz, ancak Kur’an’ın ve Müslüman’ın rehberi olan peygamberi örnek alır. Sadece yönetici değil aynı zamanda bunun toplumsal karşılığı da önemlidir. Zulme karşı rıza göstermek zulümdür. Lakin Allah’ın ayetlerine inanmak kadar onu muhafaza edip korumak da bir mü’minin ve müslüman toplumun görevidir.
Yine Kürt çocuklarını tutuklayan zihniyet, 2 bine yakın çocuğun ailesinden ve eğitiminden mahrum edilip ve hatta ‘cinsel istismar’a kadar giden vahşiyane yaklaşımlar hep bu zulümkar zihniyetin ürünüdür. Siz nasıl bir toplumsunuz ki çocuklarınızı ve üniversite öğrencisi genç evlatlarınıza bu kadar zulmü reva görebiliyorsunuz. Hangi DİN’in, hangi anlayışının mensubusunuz. Bugünün çocukları bu kadar fedakarlığa rağmen sizin sahte Müslümanlığınıza boyun eğmedikleri gibi, yarının çocukları da zulme karşı her zaman başkaldıracaklardır. Mazlum elbette Hak namına hakkını almayı bilecektir.
Ey Müslümanlar! İslam’ın ÖZ’ü olan adalatten ne kadar da uzaklaştınız. Hani İslam toplumunu oluşturan barış, kardeşlik, adalet ve özgürlük. Çocuklarımıza, gençlerimize ve yine bir milletin temsilcisi ve bu ülkede en doğal hak olarak seçilen Kürt siyasetçilerimize bunca zulmü nasıl reva görebiliyorsunuz. Eğer varsa sorgulayacak bir vicdanınız, bir durup düşünün. Toplumu ayakta tutacak şey İslam’ın da emri olan adaletten başka nedir? Ama ne kadar da uzaklaştınız o İslam’dan. Nefsinin dinine tapanlardan olmayın. Lakin elem verici bir azab vardır. Sünnetullah bütün kainatta adaletini tecelli ettirirken, şu misafirhanede insana da imtihan dairesinde yine kendi adaletini emretmektedir. Bir Kürt çocuğunun mazlumiyeti sizin vicdan muhasebenize sebep olmuyorsa çok şeylerinizi kaybettiğinizi bilin!


Sefa Mehmetoğlu