4 Nisan'da ölmek zor...




Doğa mükemmel, insanlar güler yüzlü, barışçıl ve hoşgörülüydü o gün. O kadar çok çiçek, o kadar güzel bir koku vardı ki, o anda ölümü düşünmek hiç kimsenin aklına gelmezdi. Herkes o gün evine dönerken bir buket gül ile kapıyı çalmayı ihmal etmeyecekti.




Oysaki hesap yanlış yapılmıştı. Tıpkı 5000 yıllık ezilmişliğimiz, 5000 yıllık yalnızlığımız gibi. Yine zengin bir başıboşluğun ortasında ceylanlar, güvercinler ve Mahsum'lar, 'lar kurtlar sofrasına zamansız hesapsız düşmüşlerdi. Cihan'lar ve Deniz'ler misali...




Dünyanın bütün savaşları savaşa katılan taraflarca en kötü olasılıklar hesaplanarak yapıldı diye biliyorum. Ama biz kötü olanı hiçbir zaman hesaba katmadık. Çünkü kötü değildik, her zamanki gibi insanın insan kalan yanına sarıldık ve yine yanıldık.




Yani anlayacağınız fidan dikeceğimiz yere fidan gömdük. Kirveydik ya biz, hani tavuklarımız karışmıştı birbirine, kız vermiştik, akraba olmuştuk ya, hepsi yalandı o gün. Gün ortasında, çiçeklerin, güllerin, nergizlerin ortasında, güneşin gözleri önünde öldürdüler bizi, basbayağı öldürdüler.




Sözü bilge insana bırakırsak bize şunu diyeceğinden eminim: Sizler binlerce fidan ekebilirsiniz ama bir fidan büyütmenin ne kadar zor olduğunu da bilmelisiniz. Bir bir Mahsum yetiştirmek o kadar kolay mı ki kolay ölsünler...




Mantığın bittiği yerde ölüm, korku ve şiddet olduğu için ben de artık duygunun olduğu yerde duruyorum ve mantık aramıyorum artık.




Ertesi gün Ergani'de Mahsum'un cenazesini taşırken birlikte yaşamanın ne anlama geldiğini sorgulayıp durdum, Mahsum'un omuzlarımdaki hafifliği gözyaşıma karışıp usul usul çekip gittiğinde yine buz kesen Kürt yalnızlığımın canımı bir bıçak gibi kesip lime lime ettiğini hissediyordum. Kitleden gelen intikam intikam sesleriyle kardeşliğin hoşgörünün paamparçalığını yaşadım. O kadar yakındıki intikam, tüylerim diken diken oldu. Öyle bir intikam ki insanın yanındakini öldüresi geliyordu. Ölümün ölümü nasıl çağırdığını, kanın nasıl da kanı beslediğini o kadar yakından hissetim ki ayaklarım çelimsiz gövdemi taşıyamaz hale geldi. Her taraf feryat-figan, hüzün ve gözyaşı; her taraf o kadar yorgun, her taraf o kadar şaşkın ve bir o kadar öfkeliydi ki! Oysaki cellat o an kim bilir hangi meyhanede içkisini içip sigarasını üflüyordu, belki de hiçbir şeyden haberi olmayan çocuğunu o cellat ellerle okşuyordu. Peki, biz 'nın çocuğuyla celladın çocuğunun bir gün barışabileceğine nasıl inanacağız? Bir gün birbirlerini öldürmeyeceklerinin teminatı var mıdır? Bunu en çok kimler düşünmelidir acaba?




Elinde silah olan adam tetiğe basmadan önce bir kez daha düşünmelidir, çünkü hakim olunamayan bir mermiyle on binlerce merminin namludan fırlayıp hiç kimsenin istemediği canları alacağını hesaba katmalıdır. Elinde silah olmayan adam ise demokraside ısrar etmenin tarihsel bir duruş olduğunu bilmekle beraber fidan büyütmenin fidan dikmek kadar değerli olduğunu bilmelidir. Herkes fidanlarını rüzgarlardan, boranlardan ve fırtınalardan korumalıdır ve her fidan köklerine iyi sarılmalı ki boranlara fırtınalara karşı direnebilsin.




O gün eve dönerken çiçekleri orada unuttum. Şu an omzumda taşıdığım o gencecik fidanların hafifliğine karışıp giden Kürd'ün yalnızlığından başka hiçbir şey yok gecede...