Toplam 10 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Ahmed arif

  1. #1
    GuleyCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    07.Aralık.2009
    Mesajlar
    11
    Konular
    42
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0

    Ahmed arif

    AHMED ARİF
    1927'de Diyarbakır’da doğdu, 2 Haziran 1991'de Ankara’da yaşamını yitirdi. Ortaöğrenimini Diyarbakır Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisiyken 1950’de Türk Ceza Yasası’nın 141. maddesine aykırı davranmak suçlamasıyla tutuklandı. 1952’de gizli örgüt kurma iddiasıyla yine tutuklandı. 2 yıl hepsi hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'ya yerleşti. Bir süre plan kopya teknisyeni olarak çalıştı. Ankara’daki gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı. Gazetecilikten emekliye ayrıldı. İlk şiiri "Millet" dergisinde yayınlandı. Asıl sanatını ve kişiliğini 1948-1954 arasında Yeryüzü, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Yeni Ufuklar, Kaynak dergilerinde yayınlanan şiirleriyle ortaya koydu. Ardından uzun bir suskunluk dönemine girdi. 1968'de tek kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" yayınlanınca, çok büyük bir yankı uyandırdı. Kitap yayınlanmasından sonraki 12 yılda 18 baskı yaptı. Orhan Veli'nin etkisinin sürdüğü bir dönemde şiire başlayan Ahmet Arif, Nâzım Hikmet'in açtığı yolda yürüdü. Ondan aldığı şiirselliği bir Anadolu duyarlılığı ve özlemiyle genişletti. Şiiri çoğunlukla türkülere dayalı görünse de halk kaynaklarının olanaklarını, türkülerin ötesinde aradı. Günümüz şiirini de büyük ölçüde etkiledi. Şiirinde ritmin büyük yeri vardır. Ama onda ritim sese değil söze dayandığından daha derinlere inerek büyük bir lirizmin kaynağı olur. Doğu Anadolu insan malzemesini bu lirizmin içinde yoğurarak gerçekçi şiirdeki didaktizm tehlikesini aşmayı bildi. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçramayla genç şairlere örnek oldu. Gazete ve dergilerde yayınlanan düzyazılarıyla da 1950 kuşağı olarak anılan şair ve yazarların büyük bölümünde izler bıraktı. Şiirlerinin çocuğu bestelendi.

    ESERİ:


    Hasretinden Prangalar Eskittim (İlk baskı 1968)

  2. #2
    GuleyCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    07.Aralık.2009
    Mesajlar
    11
    Konular
    42
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0
    Ahmed Arif'in daha önce yayımlanmamış röportajı..

    Bir şair. Ahmed Arif diye imzalıyor, şiirlerini...

    Asıl adı Ahmed Önal.

    Babasının adı Arif Hikmet, annesinin Sâre.

    Ömrünün elli yılını şiire adamış Ahmed Arif. Yüreğini adamış. Hem şiire adamış, hem de halkına. “Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur.” diyor.

    Ve yıllardır ne kendi, ne şiiri üzerine konuşmuyordu Ahmed Arif. 1951 yılında tutuklandığında da konuşmamış. Şöyle anlatıyor o günlerini: “Savunmamı cezaevinde müdüre ya da infaz savcısına teslim etmem istendi. Bunu reddettim. Beni her mahkeme sabahı anadan doğma soyar, giysilerimi didik didik ederlerdi. Yine de yazılı savunmamı mahkemeye verdim. Bir kopyasını da noter kanalıyla gönderdim.”

    Ahmed Arif’in “can kardeşleri”nden Ümit Fırat’ın da yardımıyla Saffet Rüştü Tekin’le konuğu olduk tam iki gün.
    Çocukluğundan başlayarak bu günlere yaşamını ve şiirini anlattı Ahmed Arif.

    Sabah erkenden kalkmış, bir aşiret reisi gibi giyinmiş, kırk düğmeli mavi yeleği üzerinde. O gün Diyarbakır yemekleri hazırlanmış. Rakı buza yatırılmış. Keşkek pilavı, tandır eti, süzme yoğurt hazırlanmış.

    Neler mi anlattı Ahmed Arif bu iki gün boyunca?

    Kendisini, annesini, babasını, lise yıllarını, ilk okuduğu kitapları, ilk şiirlerini, ilk tutuklanışını, Sansaryan Hanı’nda geçen gecelerini, “Otuzüç Kurşun”un, “Adiloş Bebe”nin hikâyelerini ve yeni şiirlerini...

    Evet yeni şiirlerini ve kitabını...

    Kitabı “korsan” baskılar, arada yayımlanmayan yıllar dışında tam 24 baskı yapmış. Yılda aşağı yukarı üç baskı yapan tek şiir kitabı. Kasete okuduğu şiirler yirmi bin satmış. Bir de bunların hikâyesini...

    Şimdi nicedir Adiloş Bebe? Bunun da hikâyesini...

    Bütün anlattıklarını yazabilmek ne mümkün. Bu yüzden araya hiç girmedim. Şiiri gibi anlatımı da bir başka “şiir” Ahmed Arif’in. O güzellik bozulmasın istedim. Bu yüzden araya girmedim bir de...

    “Seni, seni anlatabilmek” diye başladı Ahmed Arif söze.

    Söz, bundan sonra onun...

    Refik Durbaş'ın, Ahmed Arif'le yaptığı röportaj kitap "KALBİM DİNAMİT KUYUSU"ndan........
    Ahmed Arif'in önce çalınan, değiştirilen, sonra da yok edilmeye çalışılan şiiri ve kendi cümleleriyle anlatımı....
    "— Polisle ilk kez başın ne zaman belaya girdi? “Togliatti” diye bir şiirin olacak. Bu yüzden miydi?

    AHMED ARİF — Şiirin adı “Togliatti” değil, adı da yok. Bundan sonra da olamaz. Çünkü baltalanmış, artık ne diyeyim, mahkemeye düşmüş. Benim için gerçek anlamda trajik bir olaya dönüşmüş.
    Gerçi siz o yıllarda çocuktunuz. Ama Togliatti çok önemli bir adamdı. Bana kalırsa Togliatti, Dimitrof ve Şefik Hüsnü Komintern’in en aydın insanlarıydılar. Daha sonra Torez, Duclos gibi şöhretler de geldiler ama, bunlar genç kuşaktılar. Onların öğrencisiydiler.
    Mesela Şefik Hüsnü Ho Şi Minh’in arkadaşıydı. Asya Bürosu’nu ortak yönetiyorlar. Şimdi yüklendikleri sorumluluğu düşün. Ho Şi Minh’in sorumluluğunu düşün. Tabii Şefik Hüsnü’nünki bir alınyazısı. Öğrencilerinin kimi iktidara gelmiş, kimi muhalefette bile olsa yasal duruma gelmiş itibarlı kimseler. O, 70 yaşında hâlâ hapishanede. Ne yapsın adam yani, istese yurt dışında paşalar gibi yaşayabilir. Ama kendini o da bir yerde halkına adamış. O acıyı çekmek zorunda...
    Togliatti dediğim gibi bir aydın adam. Komintern’in beyinlerinden biri. Yalnız İtalyan proletaryasını değil, bütün dünya politikasını etkileyebilecek demeçleri var. Şimdi bu adamı vuruyorlar. Kim mi vuruyor? Faşistler elbette. Ben de o zaman bir çocuğum. Oturdum, bir şiire başladım. Kaç mısra olduğunu bilmiyorum, çünkü şiir yarım kaldı. Yarım kaldı değil, başladı ve öylece bitti.

    — Şiir gün ışığına çıkmamış daha...

    AHMED ARİF — Yanılmıyorsam 1947. Bir kahvede oturuyorum. Ceketimi sandalyenin üstüne asmışım. Adını vermek istemiyorum. Puştun biri kahvede yankesici gibi ceketimin cebinden çalmış şiiri. Ben şiiri ona okumamışım, haberi bile yok. Ben de farkında değilim. Götürmüş daktilo etmiş. 80 kopya çıkarmış. Unutmuşum. Elimi cebime mi atmadım, yoksa önem mi vermedim?
    Birkaç gün sonra bir arkadaşım geldi. “Senin bir şiirin 80 nüsha olarak Melahat’in evinde bulundu” dedi.

    — Melahat kim?

    AHMED ARİF — Melahat arkadaşım, kardeşim. O zaman felsefe doktorası yapıyor. Haberi duyunca neredeyse felç olacaktım. Doğru koştum Melahat’e. “Vallahi bilmiyorum” dedi.
    Şimdi eve giriyorsun, solda küçücük bir oda var. Hemen kapıya bitişik bir masa, duvara dayanmış. Orada da bir radyo var. Benim şiir radyonun arkasına rulo olarak konmuş. Üç tane mi, dört tane m görevli gelmiş. Hiçbir yere bakmamışlar. Elleriyle koymuş gibi o ruloyu oradan almışlar. Altında ne bir imza var, ne bir şey... Kız da şaşırmış.
    Hemen polise gittim, durumu anlattım. “Bu şiir benimdir” dedim. Tutuklanmayı falan göze almışım.
    Süleyman Bey adında bir komiser, yanılmıyorsam soyadı da Balkanlı olacak, ifademi aldı. “Hadi sen git” dedi. Büyük bir sıkıntı çekmedim.
    O zaman Melahat Türkiye Gençler Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesi. Yönetim Kurulu’nda iki kız, iki erkek var. Bunlar tutuklanıyorlar. Aralarında yönetici olmayan biri de katıldı ama, onun davayla bir ilgisi yok. Mahkemede şiir söz konusu bile edilmedi. Avukatlar için bir espri konusu oldu. Zabıtlara yanlış geçmiş...
    Zaten o davadan amaç, derneğin kapatılması. Dernek kendini feshetti. Bu da hükümet komiserinin gözü önünde oldu. Kongre oldu, benden başka kimse derneğin devam etmesi için oy kullanmadı. İttifakla fesih kararı alındı. Yalnız ben derneğin devam etmesini istedim. Dernek de böylece kapandı ve dava bitti.

    Peki ama, benim şiir ne oldu?

    Nasıl anlatayım. O şiir biraz erken doğmuş çocuk gibi, prematüre bir çocuk gibi oldu. Yanlış bir benzetme belki ama, kolum kanadım kırıldı. Bütün okuyucularımdan, bütün halkımdan özür dileyerek belirtmek istiyorum. Bu şiiri çalan, çoğaltan, oraya koyan sözüm ona arkadaş kılığındaki bu adam benim yakınım değildi. Adamlar keramet sahibi değil ki eliyle koymuş gibi hiçbir yeri aramadan gidip o şiiri bulsunlar. Özür dilerim puştun biriydi bu olayın tertipçisi. Bunun bir provokasyon, bir alçaklık olduğu da ortada. Ne yazık ki bu olayda ben uğradığım haksızlıkla baş başa kaldım. Kimse o herifin yüzüne tükürmedi. Ben onu, gerçek söylüyorum, tek yumrukla öldürebilirdim. O kadar da cılız, çelimsiz biriydi. Gerçekten de bu işi yapacak tıynette biriydi. Allah’ı para olan biriydi. Adını açıklamak istemiyorum. Gereği de yok artık.

    — Bu şiir aradan bunca zaman geçmesine karşın hâlâ gün ışığına çıkmayacak mı? Okumayacak mısın?

    AHMED ARİF — Okuyayım mı? Aslında benim sonraki şiirlerimi haber veren bir özelliği de var. Şiire biraz külhan ağzı verdim. O ağız da eleştiriye uğramıştır. Şiire argo girer mi, girmez mi? Hep tartışılmıştır.
    Argonun Türkçeyi bozduğu öne sürülmüştür. Bana kalırsa argo da halkımızın dilinin bir özelliğidir. Mesela Fransız, özellikle Paris argosu tadına doyulmaz güzellikte bir dildir.

    O şiir şöyleydi:

    “Palmiro, Palmiro şanlı işçi
    Sıcak yaralarındaki barut kokusu
    Kesik, anaların sütü
    Ve kaçmıştır bebelerin uykusu
    Korku katedrallerinde yarımadanın
    Gün görmüş meydanları Roma’nın
    Bizimledir
    Mavi mavi eser deniz meltemi
    Sicilya’nın güneşli kalçaları
    Bizimle kartpostal dalgınlığında Napoli bahçeleri
    Bizden yanadır hava
    Bizden yanadır su
    Bizden yanadır Sinyor de Gasperi’nin
    Ve bütün sinyorların korkusu
    Ürkmüştür manastır fareleri.”

    Şimdi buna şiir denir mi, denmez mi? Olsa olsa bir dölüt, cenin. Bundan sonra da olmaz. Bu ancak öyle sanıyorum, edebiyat tarihçilerini, araştırmacıları ilgilendiren bir konu olabilir. Yoksa halkın huzuruna çıkacak bir şiir değil bence...
    Burada, yıllar sonra, hiçbir gurura, büyüklük duygusuna kapılmadan önce İtalyan proletaryasından, sonra halkımdan özür diliyorum. Yapacak hiçbir şeyim yok. Bu şiiri ne savunabilirim, ne onun için ağıt yakabilirim. Baltalanmış, boğazlanmış bir şiirdir bu. Erken doğumdan ölen oğullarım var, hüngür hüngür ağladım, onun gibi bir şey işte...
    Eğer bu anlattığım olaylar olmasaydı bu şiir gelişebilirdi. Nasıl olurdu? Bilemiyorum. Ama böyle de kalmazdı. Daha bir yüz akıyla halkın karşısına çıkardı.


    Refik Durbaş - Çocukluğunuzdan başlayalım mı söze?
    AHMED ARİF —Benim, çocukluğum, yani ilkokul öncesi ve ilkokul dönemi Siverek ve Harran’da geçti. Siverek diyorsam, Karakeçi ve Dağlarbaşı bölgelerinde. Karakeçi ta Viranşehir’e kadar inen yarı yayla, yarı ova bir bölgedir. Dağlarbaşı ise ta Çermik’e kadar Siverek’in kuzeyinden uzanan, gerçekten büyük dağların, yalçın dorukların yarıştığı bir yer. Karacadağ’ın kuzeyi...
    Siverek’te, yani şehir içinde Türkçe’den çok Zazaca konuşulduğu içn Zazacayı hemen öğrendim. Karakeçi’de çoğunlukla Kürt aşiretleri olduğu için Kürtçeyi de orada öğrendim. Harran’da ise Arapça konuşuluyordu. Arapçayı ise Harran’da öğrendim. Babam Harran’da vekâleten kaymakamlık görevinde bulundu. Siverek’te ise nahiye müdürlüğü yaptı.

    —O günlere ait bir anın var mı? Neler anımsıyorsun o günlerden?

    AHMED ARİF —Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama, biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza. Biri diyor ki beni göstererek, “Bu çocuk Arap”. Öteki diyor ki: “Yok yahu, bu çocuk Kürt.” Üçüncüsü “Bu, ne Arap, ne Kürt. Bu çocuk Zaza” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde. Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, “Bu çocuk nedir” diye... Beş lirasına mı ne bahse de girmişler. O zaman çok büyük para tabii. Esnaf, “Üçünüz de yanıldınız” diyor. “Bu çocuk Türk.”

    Siverek’te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir yapı. Büyük kısmı yıkılmış ama, bir tarafı sağlam duruyor. Orada bir karakol var. Yanında da bir yazlık. Zaten orada kış ya üç ay sürer, ya dört ay. Çok sert olur ama, fazla sürmez kış. Yazlığın önünde büyük bir dut ağacı var, başı göklere tırmanmış. Çanlar takmışlar dallarına. Serçeler dut yemeye geliyor. Oturanların başına pislerler diye arada bir çanı çalarlar, kuşlar da uçar gider. Kalabalık bir kahve, çok büyük, rahatça 500-600 kişi oturabilir öbek öbek. Nargile tokurdatanlar, çay içenler, tavla oynayanlar... Kahveyle karakolun arası 50 metre kadar.
    Karakolun önüne bir adamı yatırmışlar. Sakız gibi bembeyaz bir donu, bir entarisi, gene ipekten bir puşusu ve ageli var başında. Adam yalınayak. Polisler falakaya yatırmışlar. Tüfeği takmışlar adamın ayağına veriyorlar falakayı. Ama “Ya Muhammed” diyor, başka bir şey demiyor. Adamın Arap olduğunu anladım. Çünkü Kürt olsa başka türlü bağırırdı, Zaza olsa başka türlü. Ama adam belli ki Arap. Ya mahkemeye gelmiş ya hükümetle bir işi var. Ya da pazara gelmiş, yağ mı, yoğurt mu ne, bir şeyler getirmiş. Orasını pek bilmiyorum.
    Dediğim gibi, 4-5 polis adamı dövüyor. Biz çocuklar aşağı yukarı 70-80 metre daha yukarıdayız. Olayı görüyoruz. Hepimizin ip sapanı var. İp sapan kullanmak ustalık ister. Gerçi her çocuk bir-iki ayda öğrenir kullanmasını. Köylüler, çobanlar derler ki: “Kurt tabancadan tüfekten korkmaz, ip sapandan korkar.” Şimdi yumurta büyüklüğünde bir taş düşün, vınlayarak geçiyor. Ve değdiği yeri paramparça ediyor. Göğüs olsun, kafa olsun vurdu mu öldürüyor yani...
    O yaşta biz küçüktük ama, ip sapanı çok iyi kullanıyorduk. O arada hemen kararlaştırdık. Liderimiz Mustafa Tatar diye biri. Benden bir-iki yaş büyük, gövde bakımından da daha iri. Babası babamın arkadaşı. Ailece çok yakınımız. “Dağıtalım bunları” dedik. İki-üç metre ara ile mevzi aldık. Mustafa, “Dikkat edin, adamı vurmayalım” dedi. Ben de “Kafalarına vurmayalım” diye uyardım.

    Fakat polisler hareket halinde. Üç ya da dört taş attık. Polislerin ikisi yıkıldı kaldı, ötekiler kaçtı. Biz de hemen tüydük. Mustafaların bağına gittik. Bağ, şehire 45 dakika çeker. Kuzeyde Siverek bağları. Sonra akşamüstü geldik. Bizim evde anlatıyorlar: “Aslan kimin, babayiğit, bıyıklarından adam asılır. Aslan kimin dört tane çıhmış, vermişler pulislere dayagı, vermişler dayagı, o fıkara Arebi kurtarmışler.”

    Evde anlatılan bu. Babama da anlattıkları bu. Ben hiç oralı olmadım. Üstüme almadım. Fakat ertesi gün babam kahveye gitmiş. Arkadaşları konuşuyorlarmış. “Yok yahu” demişler, “öyle babayiğit falan. Çocuk onlar. En kabadayısı 10 yaşında yoktu. Fakat hepsi de korkunç nişancıydı.”

    İşin tuhafı kimse kınamamış bu olayı. O fukara adam Türkçe konuşamıyor. Zavallı bir Arap. Ne zaman mı oldu bu olay? 1935 yılları falan olabilir... Öyle hatırlıyorum.

    Siverek, Şehir Mahallesi, Ordu Mahallesi diye ikiye ayrılmıştı. Çocukken sürekli döğüşürdük. Biz Şehir Mahallesi bebelerini kovalardık, onlar da gider Üçüncü Süvari Alayı’na sığınırlardı. Üçüncü Süvari Alayı’nın üstü alüminyum kaplıydı. Onların camı çerçevesi kırılmasın diye biz savaşı durdururduk. Orada da bu ip sapanını kullanmasını bilen Doğulu askerler vardı, bu sefer de onlar çıkardı. Babayiğit, çoban, süvari adamlar. Bizi onlar kovalarlardı.

    —Okuma-yazmayı nasıl öğrendin?

    AHMED ARİF —Arabı anlattım ya, dayak yiyen, o zaman duvarlarda iki metre boyunda, bir metre eninde afişler vardı. “Vatandaş Türkçe konuş” diye yazılıydı bu afişlerde. Ben bunun ne olduğunu biliyordum. Çünkü ben okumayı yazmayı anaokulunda öğrenmiştim.
    Bu yüzden ilkokula gittiğimde beni harika çocuk falan sandılar. “Bir Eşeğin Seyahati”ni falan okuyabiliyordum. Matematiği biliyordum. Ne bilsinler benim anaokuluna gittiğimi? Anaokulu da iyi bir okul.

    Bak okumayı nasıl öğrendik, anlatayım.
    Sınıfta 29 tane kocaman çikolatadan harfler vardı. A’dan Z’ye kadar harfler. Hoca hanım birini gösterdi. “Oğlum bu ne?” Gösterdiği mesela “C” harfi. Sen de bu harfi bildin. O “C” harfini alır sana verirdi. Sen de o harf çikolatayı yerdin. Ondan sonra hoca hanım hangi harfi gösterse bütün sınıf, 40 kişi hep bir ağızdan “cee” diye bağırırdık. Böyle güzel bir okuldu.

    Herhalde anam öldüğü için beni anaokuluna vermişler. Yoksa öz anam sağ olsaydı belki bırakmazdı beni. Koca bir gün benden ayrı kalmak istemezdi. Ama iyi olmuş o okula gittiğim.

    Siverek’e ilk gelişimde henüz ilkokula gitmiyordum. Bebeklikten yeni kurtulmuşum. Beş yaşında ya varım ya yoğum. Benim tam iki mislim, bir arkadaş diyelim, bir oğlanla kapıştırdılar beni. Bir bayram günüydü. Bayramlık giymişim. Pabucumdan gömleğime kadar tertemiz. Oğlan güçlü kuvvetli, onu yıkmak imkânsız. Onun elinde zımzık ağacı var.

    —Nedir zımzık ağacı?

    AHMED ARİF —Tahtadan bir muşta yani. Boyu benden yüksek olduğu için kafama, omzuma vuruyor. Ben sürekli yüzümü sakınıyorum. Derken yerde bir çene kemiği gördüm. Herhalde bir koyunun çene kemiğiydi. Büyük olamaz, çünkü çocuk elimle kavrayamam. Kemiği kaptım, yüzüne vurmaya başladım. Gevşedi, bu sefer çelmeyi taktım, yıktım. 20-30 delikanlı, hepsi şalvarlı, kuşaklı, silahlı, gençten adamlar. Toplanmış bizi seyrediyorlar. Derken dışarıdan biri geldi ve “Utanmıyor musunuz” dedi. “Küçücük bir çocuğu burada horoz gibi döğüştürüyorsunuz. Bu garip, bu kimsesiz çocuğu...”
    Adam beni kucağına aldı. Tabii üstüm başım gitmiş. Götürdü anama, “Abla” dedi, “bu çocuğun kabahati yok. Sakın azarlama.” İşte bu yiğit, sonradan benim kirvem olan Halil Karakaş’tı.
    Bu kavganın da Siverek’te yankısı oldu. Yani şimdiki deyimle Siverek sosyetesine katılmış oldum.

    —Yani pek kavgacı idin çocukluğunda...

    AHMED ARİF —Şunu söyleyeyim. Çocukluğumda öyle sanıyorum ki kendim için hiç kavga etmedim. Ama arkadaşım için, mahalle için, okul ya da sınıfım için çok kavga ettim.
    Bu, benim yapımdan geliyor. Yani şimdi birisi sana hakaret etse, biz bir gazinodayız, biz bir kahvedeyiz, parktayız, en çok senin ve senden sonra en yakın olan arkadaşın alınması lazım değil mi? Ben bugün gelip tanışmış olsam bile seninle, senden önce o herifi parçalarım.
    Bu belki bir töre, ama yalnız töre değil, bir yaradılış sorunu. Hani aile terbiyesi, eğitim diyoruz ya... Başka türlü olmaz. Bir de şu var: Arkadan da söyletmem bir adama. Eğer sevdiğimse, eğer arkadaşımsa ve ona bir haksızlık yapılıyorsa kıyameti koparırım, gereğinde de döğüşürüm.

    Dönelim yine çocukluğa... Evet, kavgacıydım ama, öyle kendini beğenmiş, hani ona buna sataşan, haksız bir çocuk değildim. Hiçbir zaman yapmadım onu. Bir çocuğu kendimden zayıf diye ya da gözüme kestirdim diye dövmedim.

    Oysa bir başka mahalleye gittiğimizde sapanımızı, paralarımızı zulalardık. Çıplak canımıza sarardık. Ya da götürmezdik. Çünkü sokakta dört çocuk, beş çocuk çevirip soyarlardı. Cebimizden aşıklarımızı, bilyalarımızı alırlardı. Sapanımız varsa alırlardı. Ama biz öyle şeyler yapmazdık



    —Babandan söz edelim biraz da... Nasıl bir insandı?

    AHMED ARİF —Babam Kürt değildi. Babamın babası kaymakamlık ve mutasarrıflık yapmış. Sonra memurluğu bırakıp ticaretle uğraşmış. Adı Ahmet Hamdi. Onun da babası Mahmut Remzi Paşa. Dedeler arasında başka paşalar da var. Birinin adı bir tuhaf: Şatır Paşa. Rivayete göre babamın bu ataları Rumeli’den oralara, yani Kerkük’e görevli gelmişler. Bunları anlatmaktan hoşlanmıyorum. Ben soyumla değil, ancak halkımla öğünebilirim. Halkımdan gayrısını da övgüye layık görmem. Bir de sevgiliyi elbette... İlle de sevgiliyi...

    Babam, askeri okuldayken cepheye, savaşa gönderilmiş. Bu okul rüştiye midir, yoksa sultani mi bilemeyeceğim. Babamın savaştaki rütbesi süvari başçavuşu. Sivil hayattaki son görevi nahiye müdürlüğü. Üç-dört yıl Harran’da kaymakam olarak çalıştı, ama o aslında bir vekalet idi. Yani asli bir kadroda değildi.
    Babamın adı Arif Hikmet. Lakapları Koca Müdür, Müdür ve Ebû Ahmed. Evet Araplar onu böyle çağırırdı. “Ya Ebû Ahmed!” Yani “Ey Ahmed’in babası.”

    Arapça çok güzel, çok zengin ve doyulmaz inceliklerle dolu bir dildir. Babalar da övgü olsun diye en küçük oğulun adıyla çağrılır, anılır. Ben o zaman en küçük oğuldum. Sonra kardeşim Tuncer Harran’da dünyaya geldi, öbür kardeşlerimse Siverek’te doğdular. Bunların hepsinin adını da tekbirle salavatla ben okudum, ben söyledim her kulağa üç sefer. Çünkü bu görev, evin erkeği kim ise onundur. Babam ise garip bir rastlantı ama, her seferinde ya dağda olurdu, ya çölde... Bu nedenle küçük bir çocuk da olsam bu görev, bu onur bana düşerdi. Çok ama, çok gurur duyardım. Sevinçten başım dönerdi.

    —Anneni de anlatır mısın?

    AHMED ARİF —Benim anam, babamın üçüncü hanımı, yani öz anam Kürttür. O çağın soylu bir ailesinin tek kızıdır. Dedem, yani anamın babası ünlü bir din bilgini, çağında ulema arasında çok sayılırmış. Adı İmam Yahya Abdülkadir. Ayrıca Şeyh Abdülkadir Cibrali diye de anılır. Anamın nüfustaki adı Sâre. Serohan, Zehrahan, Zörehan öteki isimleri. Babasının tek kızı, yedi erkek kardeşi var. Hepsi de ünlü İngiliz casusu Lawrence’in kiralık katillerince öldürülmüş. Anam ben çok küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten, adam eden Arife anamız. Babası Sabri Bey babamın komutanı, anası Ayşe Hanım... Bingöl’ün Musyan yöresinden soylu bir aile.

    Nenemiz de, teyzelerimiz de birer melekti. Gerçek birer melek. Beni sevdiler, sevdiler, sevdiler... Kendi öz çocukları gibi. Şimdi bu aileden sadece Lütfiye Abla hayatta. Yani en küçük teyzemiz. Ben onu “abla” diye çağırırım. Hepimizin hayattaki en aziz varlığı...
    Babamın ilk hanımı Asiye Hanım milyarder bir aşiret reisi. Ondan bir oğlu var. Muhammet Necati. Necati ağabeyim öğretmendi, rahmetli oldu. Asiye anamızı babam savaş sırasında boşamış, o da ünlü “Pirot Ağa” ile evlenmiş. Pirot Ağa 130 yaşına kadar yaşamış.
    Şimdi bu Pirot ağanın soyu benim neyim olur?

    “ÇADIRIN İPİNDE BEŞ CEYLAN BAĞLIYDI...”

    — Gazveden söz edecektin, nedir gazve?

    AHMED ARİF —Gazve coğrafya olarak birbirine yakın aşiretler arasında olamaz. Mesela Harran’dan Karacadağ’a gazveye gelirlerdi.
    Gazveye gelenler Araplardı. Özellikle “Siyale” aşireti çok savaşçıydı, vahşi, kan dökücü bir aşiretti. Ben bir sefer gördüm onları. Beş bin çadırdı. Yani birer tüfekten beş bin tüfek. Tabii nüfusa göre, bazı çadırlarda beş tüfek de vardı. Saldırdılar Karakeçe’ye.
    Çünkü babam onların başkanını nezarete kapatmıştı. Gittim baktım, adam sırmalar içinde. Adı Hüseyin el Salih. Yakışıklı bir adamdı. Beni kucağına aldı, sevdi. “Sana ceylanlar getirdim” dedi.
    Sonra babama sarıldım, öperken kulağına fısıldadım. “Kapıda iki silahlı Arap var” dedim babama. O da bana fısıltıyla, “Git, Muhammet Şerif amcana söyle, benim tüfeğimi alsın gelsin” dedi.
    Çıktım gittim ben, babamın dediklerini Muhammet Şerif amcama söyledim. Şerif amca bir tepenin üzerinde namaz kılıyordu. “Müslüman Müslümana kurşun atmaz” diye konuştu. Beni kovdu.
    Babamın tüfeğini aldım ki, Osman diye bir delikanlı bütün aşirete sesleniyor: “Bu gelen Arap. Yalnız hükümete değil bize de geliyor. Bizi de keser. Bizim kızlarımızı da sürükler. Bunlar vahşidir.”

    Osman daha sonra bir çadırdan muşambaya sarılmış filintasını çıkardı. O zaman gene bir silah toplaması vardı. Köylülerde silah vardı ama, gizliydi. Yere gömüyorlardı.
    Ve Araplarla döğüş başladı. Bu kavgada yalnızca Muhammet Şerif amca kolundan yaralandı. Bir kurşun kolunu deldi geçti. Drei aşireti 500 atlı ile geldi. Babam engel oldu.

    — Araplar ne istiyorlar?

    AHMED ARİF — Kuzeye, Karacadağ’a göçmek istiyorlar. Çok kuraklık vardı Harran’da. Ama adam en az elli cinayetten aranan biri. Ayrıca gittikleri yeri veba gibi kurutuyorlar, kasıp kavuruyorlar. Tabii gittikleri yerin de ahalisi var. Koyunu, keçisi, sığırı var. Bahçeleri var. Tarümar ediyorlar giderken.
    Karacadağ ise pirinciyle, buğdayıyla, kayısısı, üzümüyle, her çeşit bitkisiyle, meyvesiyle, zahiresiyle zengin bir vatan parçası. Elbet bunlar da korunacak, halkın malı çünkü.
    Çadıra koştum. Anam hasta, lohusa. İki tane uzun boylu zenci, bir ipek bohça dolusu altınla gelmişler çadıra. Çok güzel bir kız, bir de onun anası. Neneme yalvarıyorlar: “Bunları kabul edin, hepinizi kesecekler... “ Nenem de diyor ki: “Arif Bey de beni keser kızım. Bunları kabul edemem. Bizim eve haram girmez.”

    Silahşörler ile ana-kız bohçayı sırtladılar gittiler. Çadırın ipine baktım, beş tane ceylan bağlıydı.
    Ve çatışma iki saat kadar sürdü. Hüseyin el Salih’i o kapatılan yerden alıp götürdüler. Dağda deve leşleri, katır ve at leşleri kaldı. Kar izleri kaldı.
    Daha sonra babam Harran’da kaymakamlığa vekalet etti. Bir kaymakamın işi değildi ama, gitti Hüseyin el Salih’in evini bastı. Hüseyin el Salih ile yeğeni Avat’ı çarpışa çarpışa, yaralı olarak yakaladı. İkisini de Urfa’ya götürüp savcıya teslim etti.
    Burda bir güzellik daha var, onu da söyleyeyim.
    Bu Hüseyin el Salih tabii yattı çıktı. Cezasını çekti, ama itibarlı bir adamdı. Büyük bir aşiretin reisi. Sonradan benim eniştemle ortaklaşa çiftçilik yaptılar. Yani eniştemin ve babasının topraklarını ekip biçtiler. Enişteme yeğenlerimi gösterip dermiş ki; “Bunların dedesi var ya, yiğit adamdı.”

    — Amaç ne gazvede?

    AHMED ARİF — Gazvede asıl amaç, çapul, yani soygundur. Aşiretlerin saklıda altınları, paraları vardır. Ama en değerli varlıkları hayvanlarıdır. O hayvanlar yerine göre koyun sürüleridir, keçi sürüleridir ve yılkılardır.
    Yılkı diyorum, şimdi yanlış anlaşılan bir durum var Türkçede. Bakımsız atları, bakılmayacak kadar hasta atları dışarda bırakıyorlar kışın ölsün diye. Bu at sürüsüne de yılkı diyorlar. Aslı öyle değil. Bizde yılkı, aksine saf kan, çok değerli Arap atlarından oluşur.
    Mesela Dreji’nin oğlu Abdülkadir Beyin belki binden fazla saf kan Arap atı vardı. Bu atları Mustafa Kemal’e, İsmet Paşa’ya armağan gönderirdi. Seglaviler, Hamdaniler, Ubeyyanlar, bizim küheyl dediğimiz Küheylanlar... Öyle ki bakmaya kıyamazsın, bakmaya doyamazsın, öyle güzel atlar. İşte gazve bunlar için yapılır. Bunlardan ne götürürlerse, ne talan ederlerse kârdır.
    Ama gazvenin kaçınılmaz bir de şartı vardır. Gazve için sınırı geçmek gerekir. Yani Türkiye sınırları içindeyse imkânı yok barınamaz, Suriye’ye geçerse iş değişir. Yani gazveyi yapan aşiret ister. Türkiye’de yerleşik olsun, ister Suriye’de, mutlaka aldığını Suriye’ye geçirmek zorundaydı. Elbette Suriye’den Türkiye’ye geri almak için Türkiye’den de gazveciler giderdi.

    — Kimlerdi bu gazveyi yapanlar?

    AHMED ARİF — Çoğunlukla elbette o zarara uğrayan, gazve afetini atlatan aşiret, ya da onun savaşçılarıydı. Bir de hükümetin görevlileri, askerler, jandarmalar, onlar da aşiret kılığında giderlerdi. Yani bu biraz müsaadeliydi. Resmi olmasa da hükümetin gözü önünde, onun izni ile yapılan bir savaştı gazve.

    — Sen de katıldın mı gazveye?

    AHMED ARİF — Ben gazveye katıldım. Ama savunma için katıldım. Yoksa gidip çapul yapmak için değil.
    Bir gün haber aldık gazveye gelecekler diye. Beni süslediler, sırmalı şalvar giydirdiler. 9-10 yaşında ya vardım, ya yoktum. Çok güzel bir kısrak verdiler. Ben kısrağa binemem diye direttim. Yalvara yakara kabul ettirdiler. Çünkü ben, şahlanmayan ata binmezdim. Kısrak ise şahlanmaz.
    Atımı da süslemişlerdi. Yalnız değildim. Bir-iki çocuk daha vardı. Biri Güley Hanımın oğluydu. Güley Hanım da Şahinbey Aşiretinin başı. Bir de çevremizde kılıçlı tüfekli korumacılarımız vardı.Gittik, çok güzel döğüştük. Hiç korkmadım. Benim için şenlik gibiydi. Toy gibi bir şeydi.
    Diyeceğim sık sık olur bu. Yılda bir-iki defa. Arada devletlerarası sorunlar çıkardı. O zaman Suriye Fransızların, Irak İngilizlerin elindeydi.


    HER BİRİ BİR KIZDA KALDI
    BİRÇOĞU DA POLİSTE ŞİİRLERİMİN...”



    AHMED ARİF — Urfa’da ortaokul olduğu için Urfa’ya gittik. Çünkü Siverek’te ortaokul yoktu. Urfa’da bizi azınlık, hatta gâvur gibi karşıladılar. Orada benim 20-25 yaşında abilerim oldu. Hepsiyle sınıf arkadaşıydık. Okullar şimdiki gibi değildi. Cumhuriyetin ilk yılları. Yedi yaşında gelen de var okula, on beş yaşında gelen de...
    Neden mi anlatıyorum bunları? Bu karmaşada biz o büyüklerin kavgalarına karışırdık. Dinlemezdik. O sırada bıçak da işlerdi, muşta da çalışırdı.

    — Peki ne zaman başladı? Ortaokulda şiir var mı?

    AHMED ARİF — Ortaokulda şiir oldu. Benim bir arkadaşım, bir abim vardı. Bütün ömrümce sanıyorum en sevdiğim biri oldu. Bekir Abi, Bekir Bucak. Şiirden önce bunu anlatmak istiyorum.
    Ünlü Faik Bucak var. Avukattı, öldürdüler. Bekir Abi, Bucak ailesinden Faik Abi’den sonra geliyor. Ben Bekir Abi’nin arkadaşıyım.
    Mesela bir Hasan Basri var. Gangster. Bütün esnafı haraca kesmiş, vergiye bağlamış. Hatta efsanesi var. Bir gün alaydan makineli tüfek çalmış. Urfa kalesine gitmiş. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yere makineliyi kurmuş. Öyle bir efsane anlatırlardı.
    Bekir Bucak, gözümün önünde Hasan Basri’yi kaldırdı, palaskasından yakaladı, karpuz gibi yere vurdu. Hasan Basri mavi keten bir kumaştan entari giyerdi. Şimdi blucin diyorlar ya, onun gibi. Bu kumaş ünlüdür Urfa’da. Kendirciler o entariyi giyer, mavi, çivit rengi bir entaridir o. Beline palaska bağlarlar.
    Hasan Basri de bayağı babayiğit bir adamdı. Bekir Bucak onu karpuz gibi yere vurunca, bu olay yarım saat içinde bütün Urfa’da duyuldu. Ondan sonra biz öyle çarşılardan geçerken kimse bize yan bakamazdı.
    Bir de şu var: Benim ablam Urfa’ya gelin gittiği için, onlarda çok ünlü bir aileydi, hâlâ da öyledir. Demirkollar derler. Ondan dolayı çekinirlerdi. Bana sataşmazlardı.

    — Şiirden söz edecektik...

    AHMED ARİF — Evet, ortaokuldayken şiir başladı. İstanbul’da çıkan “Yeni Mecmua”ya gönderdim. Yayımlanıp yayımlanmadığını bilemiyorum.
    Ama oradan bir cevap geldi. Onu hatırlıyorum.

    — Ne diyordu cevapta?

    AHMED ARİF — Beni övüyor, çok kabiliyetli olduğumu söylüyordu. Yazmaya devam etmemi belirtiyordu.

    — Şiirle nasıl buluşmuştun?

    AHMED ARİF — Bizim için o zaman en büyük şair Faruk Nafiz’di. Ama ortaokuldayken ben Nâzım Hikmet’i okuyordum. Nâzım Hikmet’in ne olduğunu bilmiyordum, ama okuyordum.

    — Nasıl oluyor bu?

    AHMED ARİF — Her halkevinin bir kitaplığı vardı. Yaz kış bu kitaplığa girmek serbestti. Hele yazın çok iyiydi. Gölge. Türkiye’de çıkan bütün dergiler gelirdi oraya. Ayrıca her ildeki halkevi bir dergi çıkarırdı. Mesela İzmir Halkevi’nin çıkardığı “Fikirler” dergisi. Bugün bile o kalitede bir edebiyat dergisi bulmak biraz zor. Isparta Halkevi “Ün” diye bir dergi çıkarıyordu, Afyon Halkevi “Taşpınar”, Diyarbakır Halkevi “Karacadağ”.
    Buna benzer birçok dergi var. Bunları hep okuyoruz. Nâzım Hikmet’in “835 Satır”ını, “Gece Gelen Telgraf”ını, “Taranta Babu’ya Mektuplar”ını ben ortaokuldayken okudum. Ayrıca yine o yıllarda André Gide’i bulmam, benim için çok olumlu bir tesadüf olmuştur.

    — Şiirler tabii hep hece vezniyle...

    AHMED ARİF — Tabii yazdıklarım hep hece vezniyleydi. O şiirleri şimdi iyi hatırlamıyorum. Dediğim gibi, Faruk Nafiz’i çok seviyorduk. Çünkü bir Türkçe öğretmenimiz vardı, Yusuf Bey, o çok şairane okuyordu Faruk Nafiz’in şiirlerini. Sınıfta beni kaldırır şiirler okuturdu. “Çoban Çeşmesi”ni bana ezberletmişti. Gerektiğinde ben okurdum. Gerçekten de severek, duygulanarak okurdum.

    — Ve lise yıllarına geldik...

    AHMED ARİF — Liseye ben Afyon’da başladım. Yatılı olarak okudum. Diyarbakır’da da bir lise var ama, babam oraya vermedi. Çünkü bütün arkadaşlarım, sevdiğim arkadaşlarım, çocukluk arkadaşlarım, hepsinin tuzu kuruydu. Varlıklı aile çocuklarıydılar. Okumak umurlarında değildi. Delikanlılık çağı işte, orda çapkınlıkla, kabadayılıkla vakit geçiriyorlardı. Babam, “Bu çocuk Diyarbakır’da okumaz” derdi. Hatta onun bir deyişi vardı: “Bu, burda ya kaçakçı olur ya gangster. Bunu öldürürler. Oğlum bu okulda okumaz. Çünkü arkadaşlarına uymak zorunda.”
    Bir Mustafa vardı benim çocukluk arkadaşım. Polislerin elinden Arabı kurtardığımız Mustafa. Mustafa sınıfa girdiğinde Diyarbakır Lisesi’nde gömleğini kaldırıyor. Üç bomba sağında, üç bomba solunda. Lider yani. Anla nasıl bir lise. O bakımdan babam belki haklı. Mustafa ile duygu yakınlığımız çok birbirimize. Onun babası beni yasak ediyor, benim babam onu, konuşmayalım diye. Biz ise birbirimizden imkânsız ayrılmıyoruz. Çok bağlıyız.
    Bu nedenle bana en uygun lise diye Afyon’u buldular. Bir de şu var: Abim o sırada Isparta Ortaokulu’nda öğretmen. Yakın olursa belki benimle ilgilenir. Abimin ayrıca Afyon Lisesi’nde arkadaşları var.
    Şunu da belirteyim. Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar bu lisedeydi.
    Bir Cemal Hoca vardı, Cemal Tanaç. Matematik dersine gelirdi. Onun hanımı vardı, Mevhibe Hanım. Bütün sınıf âşıktık ona. Dünya güzeliydi. Taparcasına seviyorduk. Dokuz alırsak onurumuz kırılırdı. O kadar çok çalışırdık. Cemal Hoca hepimizi Teknik Üniversite’ye gidecekmişiz gibi çalıştırırdı.

    — Edebiyat hocanız?

    AHMED ARİF — Edebiyat Hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitabından çok roman okuturdu bize. Lisede ben André Malraux’yu, Max Beer’i, Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Gustava Flaubert’i, özellikle de Emile Zola’yı okudum hep. Gündüz Hoca bir karar aldırmıştı Öğretmenler Kurulu’nda. Her çocuk gece mütalaalarında roman okuyabilir diye. Nöbetçi hocalar karışmazlardı. Ama roman okuyan mutlaka bir özet çıkarırdı. Onu da izlerdi Gündüz Hoca yani.
    Bir anımı anlatayım. Çocuğun biri, şimdi avukat, Kel Sabri diye biri, Cahit Uçuk’un bir kitabını, “Dikenli Çit”i okuyor. Bunu gören Gündüz Hoca çocuğu bir dövdü, bir dövdü niye bu kitabı okuyorsun diye...
    Oysa Gündüz Hoca çok efendi bir adam. Melek gibi. Hep şaştık, bu hoca nasıl adam döver. Asabı bozulmuş. Yani “Ne demek oluyor, benim öğrencim nasıl oluyor da Cahit Uçuk’u okuyor” diye sinirlenmiş. Bunu kendisine bir hakaret sayıyor.
    Diyeceğim liseye bir Faruk Nafiz hayranı olarak geldik, bir edebiyat hazinesine düştük.
    Yine o sıralar bir Cahit Erencan vardı. Yani şimdiki Cahit Külebi. Gündüz Hoca’nın arkadaşı o da. Çok güzel şiirleri vardı. Onun ben “Pembe Mantolu Kıza” şiirini okurkan sarhoş olurdum. Kendimden geçerdim. Bütün okul dinlerdi beni. Şöyle biterdi şiir, şimdi de aklımda:

    “Avareyim yeşil bir denizaltı şehrinde
    Ve sabahlara kadar şarkı söylüyorum.”

    Bu şiirler çok yeni şiirler. Yine Muhip Dıranas ve özellikle Behçet Hoca. Behçet Necati. O zaman Behçet Gönül’dü, sonra Necatigil oldu.

    Şarap içmeden de insanı sarhoş eden şiirler onlar.
    İşte o yıllar... Yıl 1943 olmalı. Taş çatlasa 16-17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyordum.
    Defterler dolusu şiirim vardı. Gecede 8-10 sayfa yazardım. Elbette kaliteli olanı vardı, olmayanı. Her biri bir kızda kaldı. Birçoğu da poliste... Geri alamadım, vermiyorlar...

    — Polis vermese de kızlar da mı..?

    AHMED ARİF — Kızlar da... Vermiyorlar. Ben isterim. Çocukluğumun bir fotoğrafı, beynimin bir fotoğrafıdır onlar. Yüreğimin fotoğrafı...

    — Hiç yayımlandı mı bunlar?

    AHMED ARİF — Bir kısmı çıktı. Ben böyle şeyden hoşlanmam ama, sonra öğrendim. Dergilerde ustaları acemiler yanyana gelmez. Bugün de böyledir.

    Bir dergi, “Seçme Şiirler Demeti” diye kuşe kâğıda basılıyor, renkli desenler, kırlangıçlar, serçeler, sarmaşıklar filan. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım o zaman. Torunundan bile küçüğüm.
    Bir de on lira para geliyor. Telif hakkı. Ben parayı alamazdım. Çünkü öğrenciyim ve Ahmed Arif kimliğim yok. Parayı hocalarımdan ya muavin Nazif Hoca alırdı, mutemet, getirir verirdi; ya da Haluk Nurbaki’nin babası Edip Ali Bey vardı Fransızca hocamız, o alırdı.
    Düşün, babam harçlık olarak ayda beş lira gönderirdi. On lira bunun için büyük paraydı. Ama paradan öte Afyon’da gerçekten büyük şairler vardı. Bütün şiirleri okurduk. Dergileri okurduk. Böylece kendi kendimize bir ölçüye varırdık.
    Bizim sınıfta bir Faruk Menderesli vardı. Bugünkü profesyoneller kadar güzel şiirler yazardı. Sonra öğretmen oldu. Çivrilliydi. Hayran olunacak bir güzelliği vardı şiirlerinin. Asıl adı Faruk Bayramoğlu. Dergilerde şiirleri çıkıyordu.
    Sonra Kenan Harun vardı. O bizim abimizdi. Bizden daha eski bir öğrenciydi. Afyon’dan ayrıldı. Hayriye’den mezun oldu. Özel liseden yani... Usta ve çok iyi bir şairdi.
    Ben işte o yıllarda bu tarz şiirler yazdım. Biraz Nâzım Hikmet, biraz Ahmet Hamdi Tanpınar, biraz Ahmet Muhip, biraz Cahit Külebi, biraz Behçet Necatigil, bunlarla beslene beslene, bunları sindire sindire, hep böyle yalpalaya yalpalaya, ama hiçbir zaman iyinin altında, yani ortaya yakın yazmayarak, kaliteli şiirler yazdım. Sonra 1947-48 yıllarında kendimi bir sorguya çektim. Bir muhasebe yaptım. Kendime sordum, nasıl olacak bu diye...

    — Lise bitmişti yani...

    AHMED ARİF — Evet, lise bitti. Oturup düşündüm. Böyle gidecekse ne olur? Sen ne olursun? Muhip’ten daha büyük bir şair mi olursun? Cahit Külebi’den daha mı büyük olacaksın? Ben böyle kendi kendimle sorguda iken oturup “Otuzüç Kurşun”u yazdım.

    “İNSANIN KENDİ KÖKLERİNİ ARAŞTIRMASI
    ÇOK ÖNEMLİ...”


    AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u? Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.
    Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, cinayetler... Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele...
    “Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.

    — Onları neden yayımlamadın?

    AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.

    — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?

    AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi...
    “Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”
    Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.

    — “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama...

    AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.

    — Neden diye sorabilir miyim?

    AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.
    Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.

    — Nedir bu getirdikleri yorum?

    AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin... Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.
    Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, bir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.



    Sözü “Otuzüç Kurşun”a getirsek yine...

    AHMED ARİF — Evet, “Otuzüç Kurşun”a gelelim. “Otuzüç Kurşun” olayını gazeteler de oradan burdan yazmaya başladı. Tek sütun da olsa bir şeyler çıkıyor. Ayrıca parlamentoda önerge de verilmiş.
    Aklıma gelmişken burada Afyon Lisesi’nde başımdan geçen bir olayı anlatayım. Lisede bir oğlan var. Bulgar göçmeni. Bizim sınıfın en yaşlısı taş çatlasa 20 yaşındadır; bu, 30 yaşında. Bir gün sınıfın kapısındayız. Ya yatakhaneye gideceğiz ya yemekhaneye ineceğiz. Kitaplarımızı, çantalarımızı topluyoruz. Dönüp de bana “Eşşek Kürt” demez mi? Ben sobanın yanındayım. Sobanın pik kapağını kaptığım gibi suratına indirdim. Alnının ortasından, göz kapağından yanağına kadar indi kapak. Satır gibi. Ve oğlan düştü oraya. Hemen hastaneye götürdüler. Adı da Bulgar Hasan. Başmuavin Cemal Hoca, Cemal Tanaç beni çağırdı. “Nedir oğlum” dedi. “Hocam böyle böyle” dedim. “Niye yaptın” diye sordu. Dedim “bunun ne hakkı var. Gelmiş hem milletin parasıyla bedava okuyor, hem de bana hakaret olsun diye böyle şeyler söylüyor.” “Ben” dedim, “ailemle, memleketimle onur duyarım.”
    Bulgar Hasan’ı geceyarısı hastaneden getirdiler. Sargılar içinde. Cemal Hoca, “Ulan seni kovarım. Bu çocuk bu okuldan mezun oluncaya kadar karşısında hazırol duracaksın. Namussuz herif, bunun iki katı yaşındasın, utanmıyor musun?” dedi. Hasan, “Hocam ben şaka yaptım, böyle şeyler bilmem” diye karşılık verdi.

    Şimdi neye anlattım bunu? Bu, hep söylenir. Şimdi de vardır. Ama biz alışkınız. Politik anlamda ise bu yenidir. Kürt sorunu yani. Ama halk olarak Afyon köylüsü, Akşehir köylüsü, Antalya köylüsü ile bir Siverek köylüsü, bir Siirt köylüsü, bir Erzurum köylüsü arasında gerek baskı bakımından gerek hor görülme bakımından büyük bir fark var mıydı? O zaman bilmiyordum. Ama bir Demiralay hikâyesi var Isparta’da, bir Senirkent olayı var.

    Şimdi orada da halka tak demiş. Bir Aslanköy hikâyesi var Mersin’de. Bunlar gerçek şeyler. Ayaklanmalar.

    İşte “Otuzüç Kurşun” hikâyesi de öyle bir şey... Yani belgeler ortada, mahkeme tutanakları ortada. Parlamento Tahkikat Komisyonu’nun raporu ortada. Hatta o raporda tüyler ürpertici şeyler var. Diyor ki rapor, bu yalnız 33 kişiden ibaret değil. Bu dönemde, yani 1946’ya kadar tek parti döneminde yurdun çeşitli yerlerinde böyle işlenmiş başka cinayetler de var. Faili meçhul binlerce cinayet...

    Türkiye işte böyle bir dönemden geçmiş. Aslında bu insanlar suçsuz. Nasıl suçsuz? Ve neden 33 kişi?
    Evet, 33 değil 32 kişi. Onlardan birisi kızdı. Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç “Türk askeri kadına ateş etmez” diyor. O kızı alıp ötekilere ateş ediyorlar.

    — Peki bunları nasıl öğreniyorsun o sıralar..?

    AHMED ARİF — Zahir Güvemli’nin Hürriyet Gazetesi’nde tek sayı bir röportajı çıkıyor. Ben onu okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.

    “Otuzüç Kurşun”a dönelim. Şimdi orada bir çocuk, 8-10 yaşlarında bir çocuk babasına bağırıyor, “Baba korkuyorum” diyor. Ve o çocuk için memleketin dört yanından para toplandı. Muş’tan, Erzurum’dan, Rize’den para toplandı. O çocuğu kurtarmak için yani. Para verip o çocuğun ölmesini engelleyecekler. Zahir Güvemli röportajında bunları anlatıyordu.
    Bunu okuyunca “Otuzüç Kurşun” benim gözümde küçüldü. Çünkü bilgim yok. Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur. Sonradan bir çocuk çıktı işte, röportajını yazdı, Cumhuriyet’in Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

    — Bir de sen anlatsan “Otuzüç Kurşun”un hikâyesini...

    AHMED ARİF — Şimdi konu şu: Bu adamları, 45-50 kişi toplamışlar. Baki Vandemir var, yanılmıyorsam o zaman korgeneral. O diyor ki: “Bunları mahkemeye verelim, biz niye elimizi ateşe sokuyoruz. Mahkeme var, ne yaparsa yapsın.”

    Veriyorlar mahkemeye. Savcılık ayıklıyor bunları. İçlerinde ufak tefek suçları olanlar var. Hani o zaman yol vergisi var ya, adam altı lirayı verememiş. Altı lirayı vermezsen ya yolda çalıştırıyorlar, ya da hapis yatıyorsun. Ufak tefek hırsızlık olayları var. Böyle adi suçlular ayıklanıyor, 33 kişi kalıyor. Ama bu 33 kişinin hiçbir ilişiği yok mahkemeyle, karakolla, jandarmayla. Sanık bile değil hiçbiri. Bunları bırakıyorlar. Keşke bırakmayaydılar. Onlar da tutuklu kalaydı. Hiç olmazsa ölmezdiler. Öldürülmezdiler. Ötekiler yattılar, çıktılar. Cezalarını çektiler.

    Bunları salıverince içlerinde bir de kız çocuğu var. Mehmedi Mısto dedikleri bir adamın kızı. Mehmedi Mısto Türk, İran ve Sovyet pasaportu taşıyor. Ve Türk istihbaratının adamı. Yani görevli bir adam. Aynı zamanda bir aşiret reisi. Olay da onun bir mektubuyla çıkıyor ortaya.

    Adam Türkiye’de değil. Bir mektup yazıyor, “Benim malım mülküm var Türkiye’de, bu yağma ediliyor, kaymakam sahip çıkmıyor” diyor. Adamın bu tür şikayetleri var.
    Fakat kimse bunları dikkate almıyor. Tersine adama hakaret ediyorlar, çok ağır mektuplar yazıyorlar. “Kızına böyle yaparız, senin karına şöyle yaparız” diyorlar.
    Bunları zabıtlardan okudum ben. Tahkikat Komisyonu tutanaklarından yani.

    Olay böyle gelişiyor işte. Ve bir talan gelip geçiyor Özalp’tan. yağma gibi bir şey oluyor. İyi ama bunların hiçbiri yakalanmıyor. Sağdan soldan biçare adamlar toplanıyor. Kişisel düşmanlıklar, başka bir şey olamaz ki... Orada bir arzuhalci var, kör bir adam. Bu çok önemli. Asıl şebekenin, iftiranın başı bu adam. Biri daha var. Şube’de çalışıyor. İşte bunların karaçalmasıyla olay böylece gelişiyor.

    — Ya baskılar..?

    AHMED ARİF — Şimdi bana söylenen şudur: Sen niye yazdın bunu? Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak?
    Şunu da söyleyeyim: “Otuzüç Kurşun”u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, şivan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi.

    Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki... Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay.

    Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.”
    İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Devamlı telgraf çekmiş İsmet Paşa’ya, yani sıcak tutmuş konuyu. Bu da Demokrat Parti’nin arayıp da bulamadığı bir şey. DP bunu bir siyasi sömürü haline getirdi.

    Demek ki halkı yaralayan bir olay bu. Dediğim gibi ben bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum.
    Elbet benim biraz farklı bir yanım olacak. İyi kötü mürekkep yalamış bir adamım. Destan nedir, ağıt nedir biliyorum. Bu havayı vermeye çalıştım. Ve dikkat edersen utanıyorum. Çünkü öğünmek namertliktir.

    Ama şunu da söylemek lazım. Bu, Türk şiirinde Türkçeyi çok geniş ufuklara götüren bir şiirdir. Bir de bu gözle bak. O zamana kadar bu tarz şiirden yalnız Attila İlhan’ın “Cebbar Oğlu Muhammed’in Türküsü” var.

    İşte bu “Otuzüç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım.

    — Kaç yılları..?

    AHMED ARİF — 1950 ya da 1951.

    — Şiir bir yerde yayınlanmış mıydı?

    AHMED ARİF — Hiçbir yerde tek satır çıkmış değil.
    “Oku” dediler ya, inat ettim. “Ölürüm okumam” dedim. Ne hakkınız var. Küfür edip dayak attılar sabaha kadar...

    — O zaman sen ne yapıyordun?

    AHMED ARİF — Ankara’da üniversite öğrencisiydim. Şimdi Atatürk Spor Salonu var ya, o zaman spor salonu yok, stadyum berilere kadar geliyor. Antrenman falan yapıyor çocuklar orada. Çevresi tellerle gerili. Dövdükten sonra o tellerden aşağıya attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye. Acıyıp oradan çıkarıyorlar. Bir taksi çağırıyorlar. “Paran var mı oğlum?” diyorlar, “Var” diyorum. Ve eve gelip bir hafta yattım.
    Kaldığım yer han gibi bir yer. 20-30 odası var. Ev sahibim “Mebus Hatçe” derler bir kadıncağız. Çok hoş bir kadındı. Bana çorba getirdi içemedim. Komşular arasında garsonlar, bıçkınlar, lumpenler var. Bir bu kadın acıdı bana, komşuları azarladı. Üniversitede okuduğum için seviyordu beni herhalde, koruyordu. Ancak bir haftada kendime gelebildim. Bir hafta sonra sokağa çıkabildim. Hiç kimseye de anlatmadım bu olayı. En yakın arkadaşlarıma bile...

    — Peki şiir daha sonra yayımlanmadı mı?

    AHMED ARİF — Dayağı yedikten sonra bu şiiri Salim Amca’ya, Salim Şengil’e verdim, o yayımladı. “Bak abi” dedim, “basın yasağı var, başımıza iş açar.” “Sen nene lazım” dedi Salim Amca ve şiiri tefrika etti.
    Şimdi Allahı var Salim Amca’nın. Her seferinde yüz lire verdi. Yani o zaman ben bir işe girsem bu parayı vermezler bana. Memur olsam alamam bu kadar para. Onu da söyleyeyim, bir Cahit Sıtkı’ya para verirdi Salim Şengil, bir de bana. Başka kimseye vermezdi. Cahit Abi’ye de 10 lira verirdi.
    İşte böyle parça parça yayımlandı Salim Amca şiiri, “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde...

    — Şiirin başına başka gelenler..?

    AHMED ARİF — Faik Abinin bir oğlu var, Serhat Bucak. Serhat 6-7 yaşında bir çocuk. Faik Abi, Kozan’da yargıç o zaman. Serhat evde çekmeceyi karıştırırken yazılı bir kâğıt bulmuş. Kâğıtta benim şiir yazılı. Bunu gören Faik Abi kıyameti koparmış. Yengeyi azarlamış. “Ne demek bu yahu” demiş. “Çocuğun elinde bu ne arıyor.”

    Küçücük çocuk dehşete kapılmış. Bir yandan babası bağırıyor, bir yandan annesi azarlıyor. Demek orada nasıl bir terör var, düşünce terörü, konuşma terörü. Öyle lafını anlatma, ifade etme konusunda bir terör var ki bu şiiri çok gizli bir şey, tehlikeli bir madde gibi görüyorlar. Gizliden, elden ele veriyorlar.

    Bir olay daha var. Onu da anlatayım. Süt dayımız Mustafa Ekinci var ya, o anama diyormuş ki: “Yahu senin oğlanın bir şiiri var, dünya âlemin dilinde, bir tek bende yok. Bu meseleyi ben getirdim parlamentoya. Şiir bende yok.”
    Anamın aklı ermiyor tabii. 1955 yılıydı. Yıllar sonra anam bir gün sordu. “Yahu ana” dedim, “sen bilsen neler geldi bu şiir yüzünden başıma. Ne dayaklar yedim, ne acılar çektim.”
    Anam ısrar etti. “Vermem” dedim, “O milletvekilidir, kendisini kurtarır.”
    “Otuzüç Kurşun” kitapta yayımlandıktan sonra da buna benzer olaylar oldu.

    — Birini hatırlıyor musun?

    AHMED ARİF — Şimdi adını çıkaramıyorum, o arkadaştan özür dilerim. Felsefe hocasıydı. Bir gün yanında iki arkadaşıyla çalıştığım gazeteye geldi. Kendini tanıttı, çay içip konuşuyoruz. O zamanlar TÖS var, Türkiye Öğretmenler Sendikası.

    Laf aramızda, “Yahu bırakın artık böyle işleri. Doğru dürüst öğretmen olun. İş tutun, evlenin, çoluk çocuk sahibi olun” dedim.
    Bana, “Anam gibi konuşuyorsun” diye cevap verdi. Dedim ki: “Ben bunu bir tariz, bir hakaret saymıyorum. Anan böyle konuşuyorsa kurban olayım ona. Onun da ellerinden öperim. Benim de anamdır o kadın. Hapishanecilik bir meslek değil ki yani...”
    “Bak Ahmed Abi” dedi, “Anamın bir hikâyesi var, sana onu anlatayım. Hapisten çıktık, bizim evde oturuyoruz. Çay, kahve içiyoruz. İşte meyhaneye gidiyoruz geliyoruz 7-8 arkadaş. Hep birlikte hapis yatmışız. Anam, oğlum bırakın bu dedikoduları diyor. Ev-bark sahibi olun, bir işe girin. Arkadaşlardan biri bir gün, ‘Bak teyze’ dedi. ‘Sana bir şiir okuyayım.’ Ve senin “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabını çıkardı, başladı ‘Otuzüç Kurşun’u okumaya. Anam ne dedi biliyor musun: ‘Girin ulan, hepiniz hapse girin. Ben hepinize bakarım.’ Anam ondan sonra bu olayın hikâyesini anlattı. Hem de çok daha ayrıntılı bir biçimde.”

    Tabii ben bunu dünyada düşünemezdim. Şimdi bile düşünemiyorum.

    Bu, hayat ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum.
    Bir zaman gelecek tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli.


    “BİR YERDE ZULÜM VARSA
    ONU DA ANLATMAK LAZIM...”


    — Şiirini daha çok kimler okuyor?

    AHMED ARİF — Şimdi daha çok genç, otuzuna varan bir kuşak okuyor beni, sahip çıkıyor.
    Neden sahip çıkıyor? Dil meselesinden dolayı olsa gerek. Dil çok önemli.
    Ben İstanbul Türkçesine, öz Türkçeye bilerek ve isteyerek pek itibar etmiyorum. Çünkü öz Türkçede diretmek, inta etmek bir dil ırkçılığına götürür insanı. Yanlış olur. Dil rahat bırakılması gereken bir konu. Dil organiktir her şeyden önce. Halk geliştirir dili. Elbette aydınlar da, şairler de, öğretmenler de öncü olacaklardır.
    Ama önemli olan halkın kendi arasında konuştuğu dildir. Aydınların ona yabancı kalmaması gerekir.

    — Şiirinin yöresel öğeleri barındırması...

    AHMED ARİF — Sanmıyorum ki bundan dolayı olsun. Ben İzmir’de doğup büyüseydim İzmirli olmaktan onur duyardım. Diyarbakırlı olduğum için de her zaman onur duydum. Ama şunu söyleyeyim. Diyarbakır’da benim bir tek çocukluk arkadaşım yoktur. Çünkü ben Diyarbakır’da değil, Siverek’te büyüdüm.

    — Yani şiirini besleyen yöresel kaynaklar...

    AHMED ARİF — Yalnız yöresel kaynaklardan beslenerek şiir yazılmaz. Bununla hiçbir şey olmaz. Bir birikim olmadan, elinde gerçekten bir kültür süzgecinden geçmiş şiirler olmadan imkânı mı var?

    — Kürt şiiri desek...

    AHMED ARİF — Ben onu da hiç bilmem ayrıca.

    — Coğrafya...

    AHMED ARİF — Coğrafyadan elbette çok şey almışımdır. Şimdi bak, ne diyorum ben:

    “Tütünü bilir misin?
    “Sarıkız” demiş zeybekler,
    Su içmez her damardan,
    Yerini kolay beğenmez,
    Üşür,
    Naz eder,
    Darılır,
    İki yaprak arasında kıyılmış
    Bir parçası var kalbimin
    İncecik, ak kâğıtlara sarılır,
    Dar vakit yanar da verir kendini,
    Dostun susan dudağına...
    Sokaklardan,
    Kıyılardan,
    Gök mavisinden,
    Ekmeğinden,
    Canevinden ayrı düşmeye
    Yani bütün hasretlerin kahrına
    Ve zehrine çaresiz kalmaların,
    İlk nefesi Hızır gibi yetişir
    Cibali’de sarılan cıgaranın...”

    Ben bunu nereden aldım? “Yalnız Değiliz” başlıklı şiirimden bir bölüm bu.
    Burada üç ürünü var vatanımın. Biri pirinç, biri pamuk, biri tütün. Pirinci daha az anlattım. Çünkü evrensel bir şeyi yok, daha doğrusu ülke dışına taşan bir durumu yok. Karacadağ’ı anlattım. Pamukta Adana’yı anlattım, Çukurova’yı. Tütünde ister istemez Ege’yi vermek zorundayım.

    Burada Cibali şudur: Benim abilerim, şimdi rahmetli olan, saygı duyduğum tütün işçisi abilerim, benim gerçek öğretmenlerim, hapishaneden arkadaşlarım, onların çoğu Ortaköylüydüler. Hiçbiri Cibali’de çalışmamıştı. Ama onların hanımları, çocukları Cibali’de çalışıyordu. Ve beni kınıyorlardı, Cibali devlet sektörüdür, orada çalışanlar memurdur diye. Ben de onlara diyordum ki: “Ortaköy desem, öyle bir firma yok. Ama Türkiye’de Cibali deyince tütün akla gelir. Ayrıca benim büyük abilerim de onu işlemiş. Mesela Kadir Abi, A. Kadir’de var. “Cibali deyince aklımıza siz gelirsiniz kadınlar” demiş.

    Bu kadar özele inmez şiir. Ben seni çok severim, çok beğenirim, senin hallerini yazarım ama, ille de akrostiş koyup adını yazarsam ölür o şiir.

    Dediğim gibi o kadar dar almamak gerekir bir sanatçıyı, bir şairi. Elbette ben her zaman halkımla onur duyuyorum. Ama şiirim o kadar dar bir şiir değildir.
    Doğu halkının yaşayışını iyi bildiğim yorumu çok kişisel bir yorumdu. İyi ama, benim şiirimin en çok satıldığı il Tekirdağ. Ve en az Diyarbakır’da satılıyor. Kızıltepe küçücük bir ilçe, orada Diyarbakır’dan çok satıyor. Konya şaşılacak derecede çok satıyor.
    Bunu böyle bir gruba, bir fraksiyona mal etmek yanlış olur. Bir bölgeye mal etmek de...


    KALBİM DİNAMİT KUYUSU - V -[Linkleri görebilmek için Üye Olmalısınız. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın...] Şiir dışında bir şeyler yazdın mı, örneğin düzyazı..?

    AHMED ARİF Ankara Telgrafta çalışırken bazı yazılar yazardım. Ama şiir üzerine hiç yazmadım. Bugün de yazamam, beceremem bana sorarsan. Çünkü düzyazının mantığı ayrıdır.
    Benim şiirimin mantığı ise organizmamla özdeşleşmiştir. Yani gerçekten organik bir şiirdir benim şiirim. Benim hormonlarım, benim öfkem, benim melankolim, benim kahroluşum pat der bir mısrada patlayıverir. Yahut gider siner mısralara.

    Ama şu da var: İlk şiirlerimi bile imzasız oku anlarsın benim yazdığımı. Halk bunu çıkarıyor. Yani şiirime benim imza atmama gerek yok.
    Bu nedir? Bu benim moral yapımla, inançlarımla, yaşayışımla çok ilgili. Başka türlü olmaz.
    Nedir peki bunlar? Dürüstlük, mertlik, arkadaş için gerekirse canını vermek, ne kadar eski şeyler bunlar değil mi? Feodal diyorlar, feodalmişim...


    Yazarken ya da çalışırken içki, sigara gibi şeyler kullanır mısın?

    AHMED ARİF Hayır. Eskiden sigara içerdim, rakı da...
    Ama rakıyı hiçbir zaman bir alışkanlık haline getirmedim.
    Sigarayı uzun yıllar içtim. Sonra kendi kendime terk ettim.
    Terk etmeseydim şimdi çoktan ölmüştüm.
    Günde dört paket bafra içiyordum. Hadi bunun yarım paketi ikram olsun, günde üç buçuk paket Bafra. Ben bıraktığımda 90 kuruştu Bafra.
    Gazetede çalışırken çocuklar oruç tutuyorsa ben sigara içmezdim yanlarında. Ramazanda sokakta da sigara içmezdim. Saygı duyardım. Hatta Diyarbakırda eğer oruç değilsem orada Süryani, Ermeni dostlar vardır, onların dükkânlarına gider orada içerdim.

    Gece mi daha rahat çalışabiliyorsun gündüz mü?

    AHMED ARİF Başından beri böyledir, gece daha rahat yazarım şiirimi. Bu nasıl oluyor? Şu anda sana veremeyeceğim, vermeyi çok isterim ama... Mesela:

    Kanım Dicleye akar
    İster Erzurumda vuralar beni
    İster İzmirin içinde...

    Böyle mısralar hep kafamda olur benim. Bazan unuturum, bazan hiç unutmam. Bakarsın beş yıl sonra, on yıl sonra pat der çıkar su yüzüne...

    Yani kâğıtlara yazmıyorsun bunları...

    AHMED ARİF Yazmam. Öylece o ritmi bulurum. Yani eksiksiz, ne fazla, ne noksan mısra bulurum. Mısra. Tabii belki ben biraz eski kafalı sayılırım ama, olsun. Ben şiirde mısra haysiyetine inanırım. Yani mısra haysiyetine önem veririm. Sanıyorum başka türlü de yürümez.

    Şimdi görüyoruz, isim vermek istemiyorum, hepsi saygıdeğer kardeşimdir, hepsi de iyi şairdir ama, nasıl mısrayı bölüyorlar, sözcüğü, cümleyi bölüyorlar.
    Bizim bir geleneğimiz var. Gerek Divan şiirinden, gerek Halk şiirinden. İkisinde de ritm ana unsurdur.

    Bu ritmi tutturamayınca okuyucu çok güçlük çeker. Hele sözlü hiç olmaz. Şimdi benim şiirimde bir şans varsa, buradan geliyor.
    Halk bu ritmi seviyor.


    Yalnız bu ritm mi..?

    AHMED ARİF Değil tabii. Yalnız olayı, yalnız psikolojiyi, yalnız benim öfkemi, yalnız benim kahrımı değil, elbette oradan halkın kendi kahrı, kendi acısı, hatta tarihsel bir acı çıkıp geliyor.
    Ben şimdi boşuna Spartaküs demiyorum. Spartaküsü bir ağabey gibi, benden önceki kuşaktan biri gibi, canım ciğerim gibi seviyorum. Onur duyuyorum onu tanımakla. Onu alıp bugüne getiriyorum. Ve dikkat edersen öyle veriyorum. Sanmıyorum ki bir Romalı şair böyle versin.

    Benim öfkem, benim kahrım derken elbette bu sadece kişisel değildir.

    Mesela ne diyorum Akşam Erken İner Mahpushaneye başlıklı şiirimde:

    Vurulsam kaybolsam derim,
    Çırılçıplak, bir kavgada,
    Erkekçe olsun isterim,
    Dostluk da, düşmanlık da.

    İşte bence buradaki bu ilke, bu mertlik bin yıl, on bin yıl sonra da geçerli olmalıdır. Eğer insanlık var ise...

    Şu feodallik sorununa dönsek yine...

    AHMED ARİF Şimdi adını vermeyeyim, bir muhterem, değerli bir şair arkadaşımız, belki yirmi sefer benim feodal bir şair olduğumu, Dadaloğlunu, Pir Sultanı sevmenin neredeyse suç olduğunu ortaya attı.

    Mesela diyor ki: Bir yandan Yılmaz Güney sineması, bir yandan Ahmed Arif şiiri işte memleketi bu hale getirdi.

    Tabii bu, belli yerlere mesaj da veriyor. Düşün, şiirden anlamayan insanlar bunu okuyunca ne olur?
    Bunu yazıyor, düşmanlık yapıyor yani.


    Yılmaz Güney benden on yaş küçüktür. Ama bana onur verir. Benim hemşehrimdir. Kurban olayım, benim kardeşimdir. Eğer şiirim de Yılmaz Güneyin filmleri kadar etki yaratmışsa ben onur duyarım bundan. Çünkü Yılmaz iyi bir sinemacıdır.
    Romanları iyidir kötüdür. O başka. Yargılamak bana düşmez. Ama Yılmaz sinemacıdır. Sinemacı olarak kalacaktır.


    Dediğim gibi benim şiirim de gerçekten Yılmazın filmleri kadar ilgi uyandırmışsa ne mutlu bana. Sen gel o şiirlerin yanlışını söyle.

    Dadaloğlu yanlışmış, çünkü göçebeyi savunuyormuş.
    Osmanlı ileriymiş, çünkü yerleşik düzeni savunuyormuş.
    İyi ama Osmanlı da feodal. Dadaloğlunun beyi de, Avşar beyleri de feodal. Ha Osmanlıdan yana olmuşsun, ha o Avşar beylerinden, Türkmenlerden yana.
    Feodal olmak bakımından bir fark var mı aralarında? Niye biri ilerici oluyor da biri gerici? Osmanlıda fabrika mı var, sanayi mi var? Aksine despotluk var, yasak var. Zulüm var Osmanlıda.


    Sonra bunun üzerinden 200-300 yıl geçmiş. Biz hâlâ bu konuları tartışıyoruz. Ben Osmanlıyı sevmiyorum. Sevmem için de imkân yok. Çünkü ben Mustafa Kemal kuşağındanım.

    Şimdi Abdülhamiti sevebilir miyim? Bütün bu tarih yalan mı?

    Ama bir yerde zulüm varsa onu da anlatmak lazım.

    Adamları almışlar, Çukurovaya sürmüşler. Ölüme göndermişler, başka bir şey değil. Sıtmadan ölmüş zavallılar. İşte bu da bir terör. Bunu da o zaman Dadaloğlu yazmış. Bu, çok önemlidir. Yenilginin şiirini yazmak yani. İnsan ölmeli bunun için. Çünkü yenilginin şiirini yazmak çok zordur.

    Ne diyor Dadaloğlu:

    Yarsuvatta olan biten işleri
    Kalan sağlar benden sorar ne deyim

    Nasıl büyük bir şiir.
    Bugün olsa o olay, başka türlü nasıl yazılır?
    Bu bakımdan bizim şiirimiz, bizim ülke şiirimiz çok zengin.
    Sonsuz denecek kadar zengin.
    Fuzuliden bugüne, Dadaloğludan, Yunustan bugüne, Karacaoğlandan, Pir Sultandan bugüne...
    Bizim Cemal Süreya çağdaş bir Karacaoğlandır...

    Şiirine Garip ve İkinci Yeni akımlarının ne gibi bir etkisi oldu? Oldu mu daha doğrusu?

    AHMED ARİF Orhan Abi, Orhan Veli gerçekten büyük bir şairdi. Abidin Dinonun evine giderdik. Çünkü Güzin Dino benim hocamdı, doçentimdi, Fransızca öğretmenimdi. Ben o evin oğluydum.
    O evin iki oğlu vardı. Biri Yaşar Kemal, biri ben.
    Yani ekmeğini yemişiz, öğrendiklerimizin pek çoğunu orada öğrenmişiz.

    Özellikle Yaşar Kemalin çok kahrını çekmişlerdir. Abidin Ağabey gerçekten bir baba gibi kahrımı çekmiştir.

    Nusret Hoca, Nusret Hızır benim çok yakınımdı. Arkadaşımdı, babamdı. Ve şiirden de anlardı. Meyhaneye giderdik. Şeker hastasıydı. Rahmetli karısı Ayşe Abla peşimize düşerdi. Adamın aylığını elinden alırdı. Ama Nusret Hoca bu, ayda yılda bir olsun içmeden, sohbet etmeden olmuyor.
    Bana şiirlerimi okutur, gözlerinden böyle ipil ipil yaş dökülürdü.
    Hocam özür dilerim derdim. Deli misin oğlum derdi, Benim duygu âlemimi besliyorsun.
    Ben de ondan rica ederdim, Hocam aramızda kalsın bunlar diye...

    Dikkat edersen Nusret Hoca o kadar yazı yazmıştır, benden hiç bahsetmez.
    Oysa diyelim ki dört tane, üç tane yakın öğrencisi varsa, biri bendim.

    Orhan Veli de benim şiirlerimi bilirdi. Büyük hayranlıkla, büyük saygıyla karşılardı.
    Cahit Sıtkı da öyle. Hüngür hüngür ağlardı. Kaç kere okutmuştur bana Otuzüç Kurşunu, Karanfil Sokağını...
    Her seferinde Cahit Abi ağlardı.
    Bu ağlamak galiba benim şiirimin ayrılmaz bir parçası, onsuz edilemez bir parçası oluyor.
    Çünkü özellikle hanımlar, Diyarbekir Kalesini bir okuyayım, bir aile toplantısında mı diyeyim, bir evde, bir arkadaş evinde, hanımların, çocukların olduğu bir mecliste, hanımlar ağlar.
    Tabii buna da hak veriyorum.
    Bir doğum var orada. Bir genç kadının ilk doğumu var.
    Benim elimin kolumun bağlı olması var ayrıca...

    Gündüz Akıncı Hoca şöyle derdi: Sen günlük hayatımızı, günlük evimizin içini, çarşıyı, okulu destanlaştırıyorsun. Bu, Türk edebiyatında ilk defa oluyor. Ama sen farkında değilsin.

    O yıllar bir büyük iddiam yok ama, kendime güveniyorum. Şiirimin şiir olduğunu biliyorum. Meydan diye bir dergi çıktı. Herkes imzasız şiir verdi. Ben de 4-5 şiirimi imzasız verdim. Bir seçim yapacaklar.
    Ama Abidin Abi (Dino) dedi ki: Seninki belli, imzaya gerek yok.

    Öteki şairler kimler?

    AHMED ARİF Rifat Abinin (Ilgaz) şiiri var, Fahri Abinin (Erdinç), Niyazi Abinin (Akıncıoğlu) şiiri var. Hepsi sevdiğim şairler bunlar.

    Kaç yılları oluyor?

    AHMED ARİF 1947 yılı galiba. Abidin Abi en küçüğünü yayımladı. Ötekileri saklamış, kapanış sayısı için...

    Şimdi de aklında mı o şiir?

    AHMED ARİF Aklımda. O şiirim elbette acemilik şiirimdir. Ama yine de büyük bir aksaklık göze batmaz. Şöyle bir şiir...


    Bir akşam üstüdür şarabî
    Bahçeler ve dağlar üzre hükümran
    Tam dünyayı dolaşmak saatindesin
    Ay ışığı su içer birazdan.

    Kızarmış kalçalarını çanlar
    Alabildiğine vurur
    Manşetlerde kilometre kilometre yalan
    Sallanır durur.

    Sen çocuk tulumunda
    Matbaa mürekkebi
    Rüsva olmuş ellerinin emeği
    Alıp götürmüşler dost dediğini
    Almış rüzgârlar içini.

    Ümide benzer
    Sevdaya
    Soğuk bir namludur
    Kör ve pusuda
    Ense kökünde zulüm
    Ve sermiş cânım sofrasını dört başı mâmur
    Burnun dibine
    Hürriyet.

    Seviyorsun mümkün
    Aranızda kurşun
    Yasak bölge var
    Sen genç
    Sevdan ölünecek kadar güzel
    Kanunu yapanlar ihtiyar.

    İşte Abidin Abilerde oturuyoruz.
    Ben Nâzımdan şiirler okuyorum. Nâzımın şiirlerini tabii sonradan öğrendim, Müzehher Hanım eliyle geliyor. Abidin Abilere geliyor. Ben alıp bu şiirleri Cahit Sıtkıya götürüyorum. Daha başka şairlere götürüyorum. Üniversiteden arkadaşlarıma götürüyorum. Özellikle şiire tutkun arkadaşlara...

    Nâzım hapiste. Özellikle bugün de en çok sevdiğim Pirayeye Mektuplar ı deli gibi okuyorum. Bir Nâzım sarhoşuyum. Ezbere canımı verebilirim.

    Pirayeyi görebildin mi?

    AHMED ARİF Piraye yengeyi hiç görmedim. Keşke bir görseydim, ellerinden öpseydim. O da nasip olmadı bana.


    KAFAMDA, YÜREĞİMDE BİTİRİYORUM ŞİİRİ...


    AHMED ARİF 1950 öncesi yılları. Abidin (Dino) Abilerdeyiz. Bir gün yine evde konuşuyoruz. İçiliyor.
    Bir tartışma başladı. Türk şiirinde devrimi biz yaptık dediler, Nâzım değil. Bir çağ varsa onu da biz başlattık.

    Şimdi hangimiz konuşacağız, bilmiyorum. Yalnız ben düşünüyorum. Nâzım bunların akrabası, bunları yüceltmiş, tercümelerine yardımcı olmuş, yani aralarında bir hukukları var. Biz dışardan halk çocuklarıyız. Nâzımla tanışmıyoruz, ne ben, ne Yaşar Kemal.

    Dedim ki: Güzin Hoca Hanımdan özür dilerim, benim hocamdır, ama bu, bir terbiyesizliktir. Kendinizi Nâzımdan daha büyük bir şair, çok daha önemli, edebiyatta çığır açmış, devrim yapmış adamlar olarak görmeniz soytarıca bir harekettir. Burada benim abilerimsiniz ama, beni mecbur ettiniz.

    İkincisi diye devam ettim: Diyelim ki çok ileri bir toplumdayız, her bakımdan, ekonomik bakımdan, politik bakımdan çok ileri topluma ulaştık. Ve o zaman konuşuyoruz. Şimdi değil o zaman birileri çıkıp Türk şiirini yargılayacaksa ve siz de bu laflarınızla ortaya çıkarsanız, yani Yahya Kemale bir şey demezler, ama size hain derler. Ayıptır, hem Nâzımı tanıyorsunuz, hem arkasından böyle konuşuyorsunuz.

    Oktay Rifat Nâzımdan başka şiir bilmez misin sen? dedi.

    Ben sesimi çıkarmadım artık. Ama Güzin Hanım işaret ediyor oku diye.

    Ben de Hani Kurşun Sıksan Geçmez Gecedeni okudum.

    Bu kimin? dedi Oktay Rifat.
    Bir arkadaşın dedim. Fakat Oktay Rifat çarpıldı.
    Korkunç, korkunç güzel bir şiir diye söyleniyor.
    Ben bu şiirle elli tane şiir yazarım diye sürdürdü konuşmasını, Malzemeyi nasıl böyle hoyratçasına harcıyor bu yahu.

    O zaman şu karşılığı verdim: Sen elli tane yazarsın, sulandırırsın konuyu, şiiri, mısrayı. Bu boya ile elli resim boyarım diyorsun. O zaman bu şiir olmaz. Yani senin yaptığını sanma ki biz bilmiyoruz. Sen Prévertden yürütüyorsun, Charles Nodierden yürütüyorsun, sonra da bir yenilikmiş gibi sunuyorsun bunları.

    O sıralar dergilerde şiirlerin yayımlanıyor muydu?

    AHMED ARİF Tabii o sıralar benim şiirim daha açığa çıkmış değil. Henüz öğrenciyim. Ama dediğim gibi Orhan Abi, Orhan Veli biliyor şiir yazdığımı. Ona okuyorum. Orhan Abiyle paytonla geziyoruz. Ulustan Kızılaya paytonla gidip geliyoruz. Yani böyle keyfederdi Orhan Abi.
    Elbette Orhan Abi yaşasaydı çok büyük bir şair olacaktı. Çok daha büyük bir şair.

    Şimdi söylemek istemiyorum, ben Kanuninin karısına, Hürrem Sultana şiir yazmam.
    Bir Cumhuriyet kuşağı şairi başka övünecek adam bulamıyor mu?
    Onu Kanuni zamanında saray dalkavukları yapabilir. Beni bu konuda sekter bulabilirsiniz. O başka...

    Ben kendiliğimden bir dergiye şiir vereyim... Hiçbir zaman böyle şeyler aklıma gelmez. Bugün de gelmiyor.

    Bugün niye dergilere şiir vermiyorsun?

    AHMED ARİF Şimdi dergilerin büyük çoğunluğu bir fraksiyonun organı olarak çıkıyor. Hemen hemen öyle. En azından bir grubun diyelim. En kabadayısı da on bin basıyor.
    Şimdi halkımın lütfuyla ben bir yere ulaştım. Yani benim imzam satar. İyi koşar atlar var ya, o atlara çifte bahis, altılı ganyan oynarlar. Benim şiirim de öyle bir şiir. Saf kan.
    Adam tiraj yapacak şimdi. Senin katılmadığın yazılar var o dergide.
    Ben niye o adamın lokomotifi olayım?
    Bir sorumluluğum var benim.
    En azından sevdiğim adamlar olacak, onlara veririm şiirimi.
    Cemal Süreyaya verirdim, ona da canım kurban olsun.
    Kendini beğenmiş, öyle tanınmış olmak istemiyorum.

    Başka şiirlerine ne gibi tepkiler geldi?

    AHMED ARİF Böyle şeyler öbür şiirlerde de oldu. En çok öğrenciler yapıyorlar bunu. Kolayca çoğaltıyorlar, birbirlerine gönderiyorlar. Kart olarak gönderiyorlar, mektup olarak gönderiyorlar.

    Mesela bir öğretmen 500 tane kitabımı almış, o zaman tanesi beş lira mı ne, nikâhta şeker niyetine dağıtmış.
    Bunlar beni bir yerde gerçekten utandırdı. Bir damlacık da olsa ben bu susamışlığı karşılayabilirsem ne mutlu bana. Ki karşıladığım kanısında değilim. Ama olsun işte, halk bunu çoğaltıyor. Bu sonra neye dönüştü biliyor musun? 12 Eylülde kitap basılamadı. Bu yüzden birçok korsan baskılar çıktı.

    Yani şiiri yorumlayan, şiiri seven, şiire sahip çıkan her zaman şaşılacak bir biçimde, şaşılacak ölçüde halk oluyor.
    Dilden dile geliyor şiir. Yoksa başka türlü olmazdı.
    Biz bu bakımdan çok zenginiz, ama bizimki yazılı bir edebiyat değil.
    Belki güzelliği de oradan geliyor. Dilden dile, nesilden nesile söylenerek. Yani Karacaoğlanın matbaası mı vardı? Kim bastı onun şiirlerini? Belki cönk mönk vardı ama, kim okurdu cönkleri?
    Bizde Kerem ile Aslıyla, Hz. Alinin cenkleriyle başlamış halk kitapçılığı, halka hitap eden kitaplar...
    Ben bununla gerçekten onur duyuyorum. Kesinlikle de aydınları küçümsemiyorum, hor görmüyorum. Onlar da benim halkımın çocuğu. Keşke herkes aydınlar gibi okuma olanağı bulsa, eğitim görebilse.

    — Kimler okuyor şiirlerini, böyle bir saptaman var mı?

    AHMED ARİF — Benim okuyucularım şimdi gençleştiler, bunu biliyorum. Mesela bundan 15 yıl önce beni ev hanımları okuyordu. 45’inde, 50’sinde adamlar. Orta halli memurlar, öğretmenler okuyordu. Şaşılacak bir biçimde bana sahip çıkmışlardı.

    — Nasıl yazıyorsun?

    AHMED ARİF — Yazıyorum denmez buna. Ben şiiri kafamda, yüreğimde bitiriyorum. Sonra bir gün oturup kabataslak kaleme alıyorum. Üç ya da beş yerinde düzeltme yapıyorum. Göze çarpan bir aksaklık varsa ya da yeni bir çağrışım varsa onu değiştiriyorum, o kadar... Bu bakımdan bana halk ozanı derlerse, onur duyarım. Küçümsemem. Hani ne diyorlar, irticalen...

    — Doğaçlama...

    AHMED ARİF — Evet, bir anlamda öyle oluyor. Ama o kadar da değil. Bu, bir beyin çalışması. Elbette geride, altta, temelde bir plan var. Fakat bunlar bazan birbirlerine katılıyorlar; karışıyorlar demiyeyim. Hangisini iteleyeyim öteye, bilemiyorum.

    “Maviye maviye çalar gözlerin
    Yangın mavisine rüzgârda asi”

    Bu iki mısra var ya, belki bir on yıl değil, daha fazla, çok daha fazla bekledi. Yani şiir bitti, bu başka türlüydü. Hatta o şiirden ayırdığım bir bölümü “Diyarbekir Kalesi”nde kullandım. Orada vardır, bak, andırır:

    “Açar,
    Kan kırmızı yediverenler
    Ve kar yağar bir yandan,
    Savrulur Karacadağ,
    Savrulur zozan...
    Bak, bıyığım buz tuttu,
    Üşüyorum da
    Zemheri de uzadıkça uzadı,
    Seni, baharmışım gibi düşünüyorum,
    Seni, Diyarbekir gibi,
    Nelere, neler baskın gelmez ki
    Seni düşünmenin tadı...”

    İşte bu başka bir şiirin bir bölümüydü. Ben bunu “Diyarbekir Kalesi” şiiri içine monte ettim. Oraya da çok güzel uydu. Yani vatanımla, evimle, halkımla sevgilimi çok güzel bir uyum içinde kucaklaştırdım orada.
    Elbette önce lirik olmalıdır bir şiir bence. İsterse siyasi bir mesajı olsun, isterse olmasın. Ama önce lirik olmak zorundadır. Benim inancım bu. Tarzım bu. Ötesi insanın kendi yeteneğine kalmış.

    Yani bir insanın gerçekten yeteneği ile öğünmesi ayıptır. Özellikle biz şairler biraz rafine insanlarız. Hani öyle uluorta öğünemeyiz. Hakkımız yoktur buna. O şiirde dikkat edersen hem lirizm, hem güncel olaylar, öfkeler, acılar, yıkılmalar, kopmalar, yenilmeler, yeniden şahlanmalar, yeniden doğurmalar, hepsi var.

    İşte ben bunu yazıyorum. Kimseye beğendirmek zorunda da değilim. Küçümseyenler olabilir, düşmanlık olabilir. Faşistleri anlıyorum.
    Faşist elbette bana düşman olacak. Başka kime düşman olsun. Yani bütün bir ömür gebertmek istediği, süründürmek istediği, bir türlü gebermeyen hâlâ nefes alan bir adam karşılarında. Buna bozuluyorlar. Ama bir de sözüm ona benimle arkadaşlık yapmış olanlar var, birlikte bir kadeh şarabı, bir parça peynir ekmeği bölüştüğümüz kardeşlerim var.

    Onlar da beni basamak yaparak beni kötülemeyi, benim şiirimin modasının geçtiğini söyleyerek, bana vurarak bir çeşit Brütüslük yapıyorlar.

    — Zaman zaman okuduğun başucu kitapların var mı?

    AHMED ARİF — Benim çok sevdiğim, sarhoş olduğum kitaplar var. En başta André Malraux’un “İnsanlığın Hali”. Bana kişilik veren, beni biraz çocukluktan, cahillikten kurtaran, dünyanın kaç bucak olduğunu öğreten bir kitap bu.
    Ben bu kitabı ilk okuduğumda devlet basmıştı. Nasuhi Esat, sonradan Nasuhi Baydar, o çevirmişti. Demek ki o zaman daha soyadı yokmuş. Okuduğumda tüylerim ürperdi. Bir şiir kitabı okur gibi okudum. Emile Zola, fakat özellikle Dostoyevski ve Tolstoy doyamadığım yazarlar...

    — Şiir..?

    AHMED ARİF — Nâzım Hikmet’ten başka Muhip Dıranas, Cahit Külebi, Behçet Necatigil, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Yılmaz Gruda...

    Abdülkadir Abinin, yani Vedat Türkali’nin “İstanbul” şiiri vardı. O şiir imzasızdı. Daktilo edilmişti, öyle geçti elime. Yıllarca kimin olduğunu bilmiyorduk. Bir tek şiir. Bence bu tek şiir, bir kitaba değil, on kitaba bedeldir. En azından bunu kendi kişiliğim ve kendi kuşağımdan bazı arkadaşlarım için söyleyebilirim.

    Niyazi Abi vardı, Niyazi Akıncıoğlu. Onun şiirleri.
    Niyazi Abi kelimenin tam anlamıyla büyük şairdir. Hem büyük şairdir, hem de kişilik sahibidir. Yani onun “Bursa” şiiri, “Edirne” şiiri bir daha yazılması imkânsız şiirlerdir. Bu haliyle bile yeter. Türk edebiyatını sonsuza kadar zenginleştirmiştir.


    O kuşakta Hasan Abi de şairdi. Hasan İzzettin Dinamo. Ama bir derinlik yoktu onda. Daha sonra araştırma kitaplarıyla, “Kutsal İsyan”la mal oldu halka.

    — Kırk kuşağı...

    AHMED ARİF — Şimdi beni 40 kuşağından sayıyorlar. Ben bu yaşa da bir türlü ısınamıyorum. Yani ben 1940’tan 50’ye kadar benim şiirlerim çocukluk şiirleri, bir-iki tane böyle şiir. Ben onur duyarım elbette Rıfat Ilgaz ile, Dinamo ile, Niyazi Akıncıoğlu ile. Ne bileyim Vedat Türkali ile aynı kuşaktan sayılmam bana onur verir gerçekten. Ama ne oluyor 40 kuşağı deyince? 1950’lerde bitiyor mu? Biz hepimiz öldük mü yani? Böyle yaş bakımından sıralamak yanlış gibime geliyor biraz. Çünkü benim şiirlerim daha çok 1950-60 arası yayımlandı ve bir ara da 1960’tan sonra.

    — Şu “büyük şair” hikâyesi nasıldı?

    AHMED ARİF — Niyazi Abiyle (Akıncıoğlu) gerçekten ağabey-kardeş gibiydik. Oğlu gibi seviyordu beni. Ben de büyük şairlere müthiş hayranım. Hâlâ öyleyimdir. Yaşları küçük de olsa çok iyi bir şair beni baştan çıkarır. Canımı vermek isterim. Cemal Süreya o yüzden benim çok sevdiğim bir arkadaştı. Büyük şairdi.
    Şimdi, Kadir Abi var ya, A. Kadir, o Kırşehir’de sürgün. Birçok yere sürdüler onu. Hep kimsesizlikten, başka bir şey değil. Gariban adam. Bir ablası var, hemşire, başka kimsesi yok.
    Kadir Abi Kırşehir’den Ankara’ya gelecek. Birinin karşılaması lazım. Tabii severek “Ben yaparım bu işi” dedim.

    Ama daha önce şunu anlatayım. O zaman şairler bir meyhanede toplanırlardı. Şimdi de toplanıyorlar mı bilmiyorum. Kürdün Meyhanesi var, orada toplanıyor şairler, bir sıralama yapıyorlar kendi aralarında.
    İşte en büyük şair Nâzım. Nâzım duruyor en başta. Nâzım’dan sonra sıra hep değişiyor. Biraz gülünç ama, kim hesabı öderse o ikinci oluyor. Tabi Niyazi Abi böyle sululuklara karışmıyor. Çünkü Niyazi Abi rakı içerken de, ayık gezerken de
    “Türkiye’nin en büyük şairi benim” derdi. Ben de onu kıramayacak kadar severdim.

    Neyse, Kadir Abiyi karşılamaya gittim. O zaman otobüs yoktu, kamyonla gelmiş. 1950’den biraz önce işte. Kadir Abi beni tanımıyor tabii.
    Gittim kendimi tanıttım,
    “Siz Kadir Abisiniz” dedim. “Benimle geleceksiniz.”
    Aldım götürdüm, hiç daha önce tasarlamamışım, ama az önce Niyazi Abiyi görmüştüm.

    “Niyazi Abiyi tanıyorsunuz değil mi?” dedim.
    “Tanırım o çingeneyi” dedi.
    “Çok iyi” diye konuştum.
    “Sizi önce Niyazi Abiye götüreyim. Ondan sonra bir yer ayarlarız. Otelde mi kalırsınız, bir arkadaşın evinde mi? Sonra karar veririz.”

    Birlikte Niyazi Abiye gittik. İkisi bir kucaklaştılar, ama nasıl ağlıyorlar. Saat de daha 12 olmamış. Gündüz. Hemen Hergele Meydanı’nda bir meyhaneye daldık. Şimdi ben orada küçük bir çocuğum daha. Onların yanında adımın bile edilmesi gereksiz bir şairim. Bir sempatizanım, başka bir şey değil. Karşımda iki tane büyük şair. Nasıl mutluyum, anlatamam.

    Derken aklıma bir hergelelik geldi.
    Dedim ki:
    “Kadir Abi, bu Niyazi Abi var ya, ne diyor biliyor musunuz? Sizin bu kadar yakın arkadaş olduğunuz aklımın ucundan geçmezdi. Lütfen bunu bir ispiyonluk, bir saygısızlık sanmayın. İkinizi de çok seviyorum. Ama bunu söylemek zorundayım. Niyazi Abi diyor ki Türkiye’nin en büyük şairi benim.”

    Kadir Abi şöyle bir baktı, “Doğru söylüyor” dedi.
    Niyazi Abi bana, “Senin bilmediğin bir şey var. Bu söz, aslında benim sözüm. Türkiye’nin en büyük şairi benim. Ama bu eksik. Bak şimdi tamamlıyorum: Türkiye’nin en büyük şairi benim, ama hapistekiler ve sürgündekiler hariç” dedi.

    Kadir Abi sonra İstanbul’a gitti. Uzun süre görmedik birbirimizi






    “ACI ÇEKMEK BİR YERDE SEVDA GİBİDİR,
    HER KULA NASİP OLMAZ”

    — Bir günün, yani 24 saatin nasıl geçiyor?

    AHMED ARİF — Eskiden spor yapıyordum. Kaslarım şimdi eridi. Ben 60 kiloyu şöyle tutar kaldırırdım. Bu bende bir alışkanlık. Gençliğimde de devamlı spor yaptım. Çünkü önünde sonunda kendimi savunmak zorundayım. Bir yerde başıma üşüşürler, iki kişi, üç kişi, başa çıkabilmek için antrenmanlı olmak gerek. Bu, hastalığa kadar sürdü. İyi havalarda yürüyorum. Sporu yasak ettiler bana, koşmuyor, yürüyorum.

    — Sabah erken mi kalkarsın?

    AHMED ARİF — Dediğim gibi önce koşuyordum. Bir ara zatürree oldum. Doktorlar “Neredeyse ölüm yüzde yüz” dediler. Sol akciğerim boydan boya yara imiş. İşte “sigara içmediğin, bir de spor yaptığın için kefeni yırttın” dediler.
    Evet, sabah erken kalkarım. Filinta’nın üstü açıksa örterim. Hava iyi ise çıkar giderim, yürürüm. Çocuklar uykudan uyanırlar. İşte süt alırım, ekmek alırım, evin günlük ihtiyaçları yani...

    Sonra Filinta okula gider. Onu öper, uğurlarım. Kahveye, meyhaneye gidemem. Sigara dumanından rahatsız olurum çünkü. Hasta değilken de öyleydi. Yani o sigara kokusundan hoşlanmıyorum.

    Bir de benim hak etmediğim bir şey var çevremde. Komşular olsun, esnaf olsun, çeşitli mesleklerden arkadaşların abisiyim ben. O hoşuma gidiyor. Biraz daha yaşarsam galiba bütün Türkiye’nin abisi olacağım.

    İşte benim için rütbe mi dersiniz, mertebe mi dersiniz, şan şeref mi dersiniz benim için odur, Ahmet Abisi olmak bir halkın. Başka bir şeyim yok. Başından beri bu kalenderliğim var, ta çocukluğumdan beri...

    Çünkü o Karakeçi, o Karahan, o Harran, o aşiretlerde en yüce özellik diyelim, en yüce meziyet kalenderliktir, alçakgönüllülüktür. Ki onların içinde gerçekten asil olanlar var. Kureyş’ten gelenler var. Peygamber soyundan gelen adamlar var. Hâlâ da öyle bu. Onları görsen en yoksula, en garibe, en adı olmayana yağdırırlar. Bir garip misafir gelmiş, onun için ne yapacağını bilmezler. İşte ben bunları çocukluğumda gördüm. Ve sevdim.

    Bu bir halk töresidir. Son derece insanlığa yakışan bir durum. O nedenle ben halkımı çok seviyorum.
    Benim çabam da halk için işte. Bir hizmettir benimki. Bir kültür hizmeti. Elimden gelse bir baraj yapsam. Ne iyilik yapabilirim ben? Yargıç değilim, doktor değilim, sihirbaz değilim. Ben bir ozanım. Elbette onur duyuyorum halkımla, halkımın diliyle, halkımın duygularıyla. Bu anlamda çok da mutluyum. Çok az sayıda büyük şair bu mutluluğu tatmıştır yaşarken. Eski deyimle bu hüsnü kabulü görmüştür. Çoğunun değeri öldükten sonra anlaşılmıştır.

    — Aşiret sevgin üzerine konuşsak biraz da...

    AHMED ARİF — Benim için tek soylu varlık halkın kendisidir. Bu, bende şaşmaz, değişmez bir ilkedir. Soyluluğun kanla, babadan oğula, anadan oğula geçmesine inanmıyorum. Soylu aileler içinde gerçekten peygamber gibi dürüst, yürekli, özverili insanlar gördüm. Ama bunlar çoğunlukta değildi. Üçkâğıtçı, bezirgân, ahlâksız adamlar da gördüm. Onlar da kendilerine soylu diyorlardı.

    Daha önce anlattım. 4 ile 15 yaş arasında, çocukluğumda Araplar beni kendilerinden sayıyorlardı. Kürtler kendilerinden, Zazalar kendilerinden. Bugün bile bunların hiçbirini hor görmüyorum. Hepsini seviyorum.

    Karacadağ’ın kuzey yamaçlarında olsun, güney yamaçlarında olsun, ta Viranşehir’e kadar, hatta daha ötelere, biraz daha güneye, biraz daha batıya, Harran’a kadar köylerde, konaklarda, çadırlarda, obalarda iki şey, özellikle kutsaldır. Bunlardan biri çocuklar, biri de taze gelinler, genç kızlar...
    Yani bir çocuk oralarda sadece anasının babasının çocuğu değildir, bütün aşiretin çocuğudur. Özellikle kadınlar her çocuğun üzerine titrer. Nerede rastlarsa, yaşı küçükse, 5-6 yaşındaysa onu öper. Biraz daha büyükse, 8-10 yaşındaysa başını okşar, halini hatırını sorar.

    Şimdi böyle olunca o insan topluluğunda, o aşirette kendiliğinden sarsılmaz bir dayanışma duygusu ortaya çıkıyor.
    Unutmadan söyleyeyim, gelinler, genç kızlar için de bu böyledir. Bir gelinin, bir genç kızın namusu sadece kendi ailesinin değil, bütün o topluluğun namusudur.

    İstersen bazı sayılar vereyim. Mesela “Drei” aşireti yanılmıyorsam üç-dört bin kişidir. Ama elli bin, yüz bin kişilik aşiretler de vardır. “Beni Muhammed” aşireti Halep’ten ta Cizre’ye kadar yaygındır.

    Şimdi bu törelere bağlı kalanlara feodal deniyorsa ben bu feodalliği kapitalist ahlaksızlığa, burjuva üçkâğıtçılığına karşı her zaman savunacağım. Çünkü bu insanlar, kadın olsun, erkek olsun dürüsttürler. Yalan söylemezler. İhtiyacı olana mutlaka yardım ederler. Ve birbirleri için ölümü göze almışlardır.
    Bu, böyle olmasaydı kendilerini başka türlü koruyamazlardı. Başka türlü ayakta duramazlardı.

    — Bu töreler şimdi de devam ediyor mu?

    AHMED ARİF — Bu aşiretlerin töreleri şimdi de devam ediyor mu, etmiyor mu bilmiyorum. Ben şimdi oralara gitsem beni tanırlar mı, tanımazlar mı? Bunların kimisi de şehirlere göçtü. Haliyle bezirgân burjuvazinin, kapitalizmin, gangster emperyalizmin zehirli atmosferine girdiler. Elbette töre bakımından, davranış bakımından bazı bozulmalar olacaktır.
    Ben şimdi buna üzülüyorum. Benden çok önce Dadaloğlu üzülmüş. Pir Sultan üzülmüş. Bu ozanların kahroluşu ta o zamandan başlamış.

    — Anadolu insanı..?

    AHMED ARİF — Anadolu insanının tarihini Babil’e kadar, Sümerler’e, Asurlar’a kadar uzatabiliriz. Hatta daha da öncesine. Bütün Anadolu’da Helenler’e, Truvalar’a kadar götürebiliriz. Bütün bu kavimler bizim atalarımızdır. Yani bu toprağın üzerinde ne kadar uygarlık kurulmuşsa, yaşamışsa, tarihe göçmüşse, yerin altında kalmışsa bütün bunlar bize kalan bir mirastır. O çağların insanı da bizim atalarımızdır.

    İmparator Augustus zamanında bir nüfus sayımı yapılmış.
    O çağda 60 milyon insan varmış Anadolu’da.
    O da Fırat’a kadar, yani Ege’den Fırat’a kadar...

    Peki ama, Ortaasya’dan 250 binden fazla insan gelmedi.
    En son gelen 1071’deki dalga ortada.
    Yani bir gecede bütün Anadolu insanları öldü de, Ortaasya’dan gelenler mi egemen oldu. Böyle şey olmaz.


    Elbette Oğuz dili egemen olmuştur Anadolu’da. Bazı yerlerde kültürü egemen olmuştur. Ama bu egemenlik de gene halk katındadır, Osmanlı katında değil.
    Osmanlı’nın sarayında Osman’dan sonra bir tek Osmanlı padişahı bir tek Türk’le evlenmemiştir. Padişah hanımları hep Rumdur, Yahudidir, Sırptır, Rustur, Bulgardır, Polonyalıdır. Zaten bütün dünyada aristokrasi böyle evliliklerle ayakta durur. Siyasi anlamda evliliklerdir bunlar.


    Bütün ömrünce Osmanlı yönetimi Türk’ü hor görmüş, hakaret etmiş, sövüp saymış, süründürmüş, bir tek ağaç dikmemiş, bir karış yol yapmamış. Şimdi ise biz Osmanlı’yı göğe çıkaracağız, onunla öğüneceğiz. İş, öyle değil.

    Türk’e bir haysiyet kazandırılmışsa bu haysiyeti kazandıran Mustafa Kemal’dir. Osmanlı’da Türklük diye bir kavram söz konusu bile değildi. Hakaret unsuruydu, hor görme unsuruydu. Türklüğü kavram olarak, millet olarak anan, bilinçle, sabırla, ısrarla anan Mustafa Kemal’dir.

    Atatürk ilkeleri denen de önce budur.
    Yani emperyalizme ve kapitalizme karşı halktan yana, yurtsever bir düzen. Bağımsız bir düzen...


    Şimdi yeniden dönelim feodalite suçlamalarına...
    İnsan pekâla soylu da olabilir. Ayıp bir şey değil bu. Ayrıca insanın kendi elinde de değil. Demin anlattığım gibi bir çocuğu düşün, yüzlerce annesi var, yüzlerce dayısı var, baba gibi kanat geriyorlar ve o çocuk güven içinde büyüyor. Kesinlikle korku nedir bilmiyor. Yetişkin hale gelince de tam anlamıyla, gerçek anlamıyla bir erkek oluyor. Bu öğünülecek bir durumdur.

    Şu da var: Bu aşiretlerde soysuzlaşma diye bir şey söz konusu edildiğinde, “Falanca artık şehirli oldu, burjuva oldu” derler. Burjuvazinin ahlak ölçüleri ortada. Bunu anlatmaya gerek yok.
    Şimdi sana bazı güzelliklerden anlatayım.

    Çocukluğumda, her çocuk gibi tabii, karşıdan bir genç kız ya da bir gelin gelse başını bağlamasından hangi aşiretten olduğunu anlardım. Yani gelin mi, genç kız mı, sözlü mü, nişanlı mı? Bütün çocukların yemenisi olduğu halde hepimiz yalınayak gezerdik. Çünkü yemeni ile iyi koşamazdık. Fakat özellikle genç kızlar, genç kadınlar kesinlikle yalınayak dolaşmazdı. Bu, bir zenginlik, yoksulluk ölçüsü değildi.

    Şimdi bot diyorlar, ona benzer kısacık çizmeler vardı. Yemeniciler, köşkerler dikerlerdi. Kadınlar işte bu mavi, kırmızı, pembe çizmeleri giyerlerdi. Siyah çizme giymezlerdi. Hem de yaz kış giyerlerdi. Bu çizmelerin altları düz ökçeliydi ama, mutlaka ince bir nalçası olurdu. O nalça ökçeyi korumak için değildi. Nalça, halhal gibi bir ses çıkarırdı. Kadınlar şıngır şıngır bir güzel uyumla yürürlerdi. Ve nalçadan çıkan bu seslerden kadınları anlardık.
    O güzelliği bugün de unutamıyorum.

    — Ya Anadolu kızları..?

    AHMED ARİF — Bana sorarsan Anadolu’nun en güzel kızları Ayvalık, Balıkesir, daha aşağıda İzmir yörelerindedir. Neden bu böyledir, çok düşündüm.

    Bunu sanıyorum zeytinyağına, üzüme ve öteki meyvelere borçlular. Bu, elbette yeni bir şey değil.
    Ta Helenistik çağdan bu yana gelen bir beslenme tarzı.
    O yörelerde pilavı bile zeytinyağı ile yaparlar. Çoğu kumral, sarışın kızlardır.

    Bu tip Orta Anadolu’da değişir. Bir esmerlik, bir kuruluk, bir boy kısalığı belirir.

    Daha doğuya gidince, mesela Kayseri’ye, orada yeniden sarışınlar başlar. Orada yine Türkmenler, Avşarlar, Çerkezler boy gösterir.

    Daha da doğuda, Hakkâri’den ta Urfa’nın altındaki dağlara kadar yeşil gözlü, kara gözlü, ela gözlü, hatta sarışın, kumral ilaç için olsun güzel olmayan bir kız çocuğu gösteremezsin.
    Yani dayanılmaz güzellikte gözleri vardır. Tabii bir de bazı yerlerde araya Moğollar, Çeçenler, Kafkas göçmenleri karışmıştır. Onlar da değiştirirler bu soyu.


    Şimdi ben bütün bu soyların güzelliklerini tada tada büyüdüm. Yani insan bir yerde elbette sadece genlerle, sadece anadan doğma, babadan gelme yeteneklerle şair olmaz. Elbette bir kültür gerekli. Elbette duygusal bir şahlanma, acı çekme yeteneği gerekli. Acı çekmek de bir yerde sevda gibidir, her kula nasip olmaz.

    — Soyluluk üzerinde çok duruyorsun, nedir bu soyluluk?

    AHMED ARİF — Bu soyluluk konusunu babama sordum. Bana şöyle dedi: “Oğlum, benim dedelerim hep paşa idi. Mahmut Remzi Paşa, Şatır Paşa, şu paşa, bu paşa... Ama bana sorarsan hiçbiri soylu değil oğlum. Soyluluk babadan oğula geçmez. Soyluluk insanın kendisinde, davranışındadır. Şimdi sen de biliyorsun, senin kirvelerin arasında soylu aileler vardır ama, bütün kardeşler birbirine benzer mi? Orasını sana bırakıyorum. Eğer soyluluk anadan doğma olsaydı ne İsa, ne Muhammed peygamber olamazdı. Dikkat edersen onlar yoksuldur, yetimdir, kimsesizdir, çobandır. Bu, tesadüfen oluşmuş bir gerçek zaman için soylu olan varlık, halkın kendisidir evladım. Hangi milletten olursa olsun, hor görmeyeceksin. Halk daima saygı duymayı, sevgi duymayı hak eder.”

    İşte benim soyluluk ölçüm özetle bu.
    Yani ben bir yerde bir ozanın, bir sanatçının, özellikle bir ozanın kendisini halkına adaması gerektiğini söylüyorsam, herhalde bunda bu babadan gördüğüm eğitimin de bir etkisi olmuştur.

    Çünkü benim bütün çevrem böyleydi, yalnız ailem değil...

  3. #3
    By EsMeR
    By EsMeR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Ahmet Arif Vazgeçimez Saiirdir Bence Emeginize Saglık

  4. #4
    ZORBEY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Aileden Biri
    Üyelik tarihi
    30.Ocak.2009
    Mesajlar
    289
    Konular
    85
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0
    sayın vip üyemiz emeğine sağlık...
    ama çok uzun valla hepsini okuyamadım
    ama bayağı detaylı olduğu için faydalı olacağına eminim ...

  5. #5
    GuleyCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    07.Aralık.2009
    Mesajlar
    11
    Konular
    42
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0
    Alıntı By_EsMeR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Ahmet Arif Vazgeçimez Saiirdir Bence Emeginize Saglık
    evet kesinlikle size katılıyorum : ) sizin o güzel yorumunuza sağlık eyw spass

  6. #6
    By EsMeR
    By EsMeR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    GüzeLikLer GüzeL YorumLar Hak Ederi Ben Teskur Ederim PayLasım İçin

  7. #7
    GuleyCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    07.Aralık.2009
    Mesajlar
    11
    Konular
    42
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0
    Alıntı By_EsMeR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    GüzeLikLer GüzeL YorumLar Hak Ederi Ben Teskur Ederim PayLasım İçin

    AmedLiyiM Sevdam SonsuzduR Sen Geri DünmediyseN BiLki Bende MutsuzuM Her Yola Bir UmutLa Cıoktım Ama Simdi UMUTSUZUM

    esmer bi yerden hatırladın mı

  8. #8
    By EsMeR
    By EsMeR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Çok Güzel Benim Siirim Unuturmuyum

  9. #9
    GuleyCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Title
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    07.Aralık.2009
    Mesajlar
    11
    Konular
    42
    Aldığı Beğeni
    0
    Verdiği Beğeni
    0
    Alıntı By_EsMeR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Çok Güzel Benim Siirim Unuturmuyum
    imzamda olalacak inşallah en kısa zamanda beni izlemey devam edin

  10. #10
    By EsMeR
    By EsMeR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Bizden Ayrılmayın

Benzer Konular

  1. Mihemed Arif Cizrawi - Serisi 54 Klamen Vi
    Konu Sahibi DaĞLaRıN KıZı Forum Kürtçe Dengbej
    Cevap: 14
    Son Mesaj : 13.Haziran.2012, 10:05
  2. Ahmed Yesevî
    Konu Sahibi BeDirhAn Forum Biyografi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 07:53
  3. Ahmed arif kimdir ? hayatı biyoğrafi
    Konu Sahibi Mir Bey Forum Sanatçı, Hayatı & Biyografi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 11.Nisan.2009, 13:16
  4. Ahmed amiş efendi
    Konu Sahibi SoLuS Forum Peygamberlerimizin Hayatı
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 08.Nisan.2009, 16:27
  5. hambeli mezhebi tarihi
    Konu Sahibi By XaLO Forum Tarih
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 07.Nisan.2009, 13:00

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •